Egoist okur

Latife Tekin anlattı: Rüyada siyasetçi görmek neye işarettir?

Latife Tekin, “Rüyalar ve Uyanışlar Defteri” adlı kitabında ilk insanların dünya karşısındaki saf algısına erişiyor. Başkaldırıdan yoksulluk ve doğa sevgisine, birçok bileşeni var bu algının. Ama en çok, rüyalarını yazarlığının ışığından geçirip edebiyatla kaynaştırarak ulaşıyor o saf algıya. Ve böylece, birçok metni taşa toprağa karışıyor; ya su olup akıyor ya da susuzluktan kuruyup çatlıyor…

Gülenay Börekçi

latife tekin egoistokur tolga meric ruya 1

Kitabınızı okurken şunu fark ettim; rüyalarınıza en çok giren kişilerden biri Tayyip Erdoğan. Başka herhangi bir siyasinin rüyalarınıza bu kadar çok girdiği oldu mu?

Hayır, hayır doğru değil bu söylediğiniz şey, gördüğüm nice mutlu, keyifli rüya var bir kere, sadece bu kitaba aldığım rüyalar, daha çok gündelik hayatımız, günlük politikayla ilgili olanlar… Tayyip Erdoğan rüyalarıma çok sisli, uzak bir tanıdık gibi, istesem de sevemeyeceğim roman kahramanlarım gibi giriyor, ne yazık ki, parayı arayıp bulmuş, o buluşla yoksulluğunu kaybetmiş, ağır biçimde keder uyandıran o roman kahramanlarım gibi… Rüyalarıma giren başka politik figürler de var… Geçenlerde rüyamda, dik duruşlu bir ihtiyarın silahını Kenan Evren’e doğrultup ateşlediğini gördüm… 12 Eylül sonrası idam edilen gençlerden birinin babası olduğunu anlıyordum onun birden, doksan yaşındaymış, Evren’le aynı yaşta… Sonra uyanınca neden böyle bir rüya gördüğümü düşündüm uzun uzun… Çünkü o yaştaki bir adamı vurmak, genç bir devrimciye yakışmaz…

Okuduğum bütün rüya kitapları nasıl okunmaları gerektiği konusunda beni tereddüde düşürmüştür. Ne roman okumaya benziyor ne de öykü ya da şiir okumaya. Peki rüyalarını kaleme alan yazar ne tür zorluklarla karşılaşıyor?

Rüyadan silkinme telaşımız gülünç ve acınası geliyor bana, bir yazar olarak, oldum olası böyle miydik acaba diye düşünmeden edemiyorum, ta başından beri insan geceyle gündüz arasında bölünerek yaşayan bir canlı mıydı… Kendimizi acayip hayvansı, çıplak, türlü hallerde gördüğümüz rüyalardan sıyrılıp gündüzün hikâyesine sardırıyoruz işte, uykuda başımızdan geçenleri unutma havasına bürünüveriyoruz, nasıl öyle ruh değiştirebildiğimize şaşmamak elde değil… Rüyalarımızı bastırma azabından kurtulamadığımız sürece mutlu ve özgür olamayacağımız açık, bir vakitler insan rüya gerçek ayrımı yapmıyordu herhalde, zor olan, tüm bunların sezgisiyle bir anımsama dili kurabilmek…

Ay’la göz göze geldiğiniz bir gecenizi anlatırken, “İlk insanlar da böyle bakıyordu Ay’a, şimdi işte ben bu bakışımla o bilinmez insanlarla aynılaştım…” diyorsunuz. Bu cümlenizin etkisiyle şunu merak ettim: Son kitabınızda rüyaların dili sizi en çok nelerle aynılaştırdı?

Düşünce karışıklığı yaşadığım vakitlerde gözlerimi kapar içe doğru soluklanırım, ilk insanların dünya karşısındaki saf algısına erişebilmek için yaparım bunu, o ilk duygular kalbimde canlanacakmış gibi olur, bir de işte, çocukluğumda göründükleri gibi kalmış olan ne varsa, onlara bakıyorum uzun uzun, öyle dalıp gidince her şeyle aramdaki uzaklık kapanmaya başlıyor, gökyüzü, yıldızlar, bitkiler, dağlar, deniz, hayvanlar… Her şeyle bir olma, aynılaşma hafifliği…

Kadınlar için kurduğunuz bir cümle evrensel bir rüyanın ta kendisi gibi: “Bir zamanlar yeryüzünde yaşanmış mutlu bir hayatın hatırasını saklıyorlar içlerinde” diyorsunuz. Aynı hatıranın yazarlığınızın can damarlarından biri olduğu da söylenebilir mi?

Söylenebilir, evet, ben kadınların o büyük göçü yaşadıklarına inanıyorum, erkekler egemenliklerini ilan edip dünyayı kırıp dökmeye başladığında, kadınlar çareyi içlerine doğru göçmekte buldular, kadınlar bir şey saklıyor içlerinde, sakladıkları şey, olsa olsa bir zamanlar doğayı incitmeden, sonsuz mutlu bir eşitlikle yaşanmış bir hayatın hatırası olabilir… Yazarlığımın böyle bir damarı var haklısınız, dişi damarım diyorum buna ben, yabanıl atardamarım…

Rüyalarınızı yazmak istemediğiniz ya da yazdıktan sonra kitaba koymaktan vazgeçtiğiniz oldu mu? Olduysa bu ne anlama gelir sizce?

Benim “Rüyalar ve Uyanışlar Defteri” dediğim defterlerim var, uzun yıllardır koynumda defterle uykuya yatıyorum, yaprakları uyanış anlarında karaladığım cümlelerle dolu sayısız defter… Uykuyla uyanıklık arasında aklımdan geçen her şeyi orta yere dökmem anlamlı ve hoş olur mu sizce?

Bu ülkenin size artık sahicilik duygusu vermediğini söylüyorsunuz. Peki edebiyatı? Sahicilik duygusu veremeyen bir ülkenin edebiyatı size sahicilik duygusu verebiliyor mu?

Bana sahicilik duygusu veren yazarlarımız, şairlerimiz var, Leyla Erbil bana sahicilik duygusu veriyor, Yaşar Kemal, daha başka… küçük İskender ilk aklıma gelenler işte, yazdıklarıyla içimi titreten, bende yazma isteği uyandıran şairlerimizi, öykücülerimizi çok ve eh işte, birkaç romancımız daha var, sonra tabii, yaşamayan edebiyatçılarımız da günümüz edebiyatına dahildir…

“Hiçbir duygunun doğruca yerine ulaşabildiği bir ülke değil artık burası” diyorsunuz. Böyle bir ülkede yazılanların günün birinde yerine ulaşacağını ümit ediyor musunuz? Ya da böyle bir ülkede yazmak ne anlama geliyor artık?

Yazdıklarımız kime ne kadar ulaşıyor tam olarak bilemeyiz bunu, ama kendi adıma geçmişten bugüne okurlarımın sevgisini, ilgisini hep hissetmiş bir yazarım, sadece bizim ülkemiz değil, dünya da bir dönüşümün eşiğinde, edebiyatçılar, ümidi yarına bırakmadan, nereye doğru yol aldığımız konusundaki önsezilerini, duygularını, düşüncelerini ifade etmekle yükümlü, böyle bir öncülük bekliyoruz onlardan… Ben olabildiğimce açık, hissiyatımı paylaşmaya çalışıyorum, söyleyip yazdıklarım herkese anlaşılır gelmeyebilir…

Tolga Meriç, Habertürk Kitap Eki

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of