Filiz Aygündüz’den bir özgürleşme hikâyesi: Nisa
Bir edebiyat yapıtına bir kadının adını vermek, daha en baştan küçük bir iddiada bulunmaktır. Hatırlayalım böyle romanları: Emma, Anna Karenina, Madam Bovary, Mrs Dalloway, Lolita… Bazen kendi adıyla, bazen evliliğin ona verdiği adla bir kadın kalabalığın içinden çekilip çıkarılır ve böylece yazar bize şöyle söyler: Ey okur, hazır ol, bir süreliğine dünya bu insanın çevresinde dönecek ve biz onun hayatına yaklaşacak, onun sıkıştığı yerde sıkışacak, hayatın büyüklüğünü ya da darlığını onun hikâyesi üzerinden ölçeceğiz. “Nisa”, “kadınlar” anlamına gelen bir sözcük. Yani bu romanda karşımızda tek bir kadın, tek bir hayat var ama adı, çoğul. Roman o kadına yaklaştıkça ardında başka kadınların -bütün kadınların- gölgeleri belirmeye başlıyor.
Çok sevgili Filiz Aygündüz, gazeteci, dergici ama her şeyden önce çok iyi bir yazar. Onun son romanı Nisa‘yı okuyalı epey oldu aslında ama benim için öyle karışık bir yazdı ki, üzerine yazmakta biraz geciktim. Ama kahramanı Nisa’nın adına “sevgi” dedikleri hapishaneden çıkış hikâyesini çok sevdim, onun kendi hayatının yazarı olması fikrineyse tek kelimeyle bayıldım.
Kendi hayatını yazan kadınlar arasında benim için budan sonra Nisa’nın da bir yeri olacak.
Kitabı incelemek için
Edebiyatın gizli odasında: Tavan Arasındaki Deli Kadın
Filiz Aygündüz’den bir özgürleşme hikâyesi: Nisa, nasıl Nisa oldu?
Bir edebiyat yapıtına bir kadının adını vermek, daha en baştan küçük bir iddiada bulunmaktır. Hatırlayalım böyle romanları: Emma, Anna Karenina, Madam Bovary, Mrs Dalloway, Lolita… Bazen kendi adıyla, bazen evliliğin ona verdiği adla bir kadın kalabalığın içinden çekilip çıkarılır ve böylece yazar bize şöyle söyler: Ey okur, hazır ol, bir süreliğine dünya bu insanın çevresinde dönecek ve biz onun hayatına yaklaşacak, onun sıkıştığı yerde sıkışacak, hayatın büyüklüğünü ya da darlığını onun hikâyesi üzerinden ölçeceğiz. “Nisa”, “kadınlar” anlamına gelen bir sözcük. Yani bu romanda karşımızda tek bir kadın, tek bir hayat var ama adı, çoğul. Roman o kadına yaklaştıkça ardında başka kadınların -bütün kadınların- gölgeleri belirmeye başlıyor.
Simone de Beauvoir’nın o meşhur “Kadın doğulmaz, kadın olunur,” sözünden yola çıkarsak, bu “olma” halinin hiçbir zaman tek başına gerçekleşmediğini de söyleyebiliriz. Bir kadın kendisi olma sürecinde, kendinden önce yaşamış ya da yanı başında yaşayan birçok kadının hikâyesini de taşıyor beraberinde. Annesinin kederlerini, anneannesinin suskunluklarını, arkadaşlarının korkularını… Sırf bu da değil; ailesinin beklentileri, sevgililerinin talepleri, toplumun ona neyin yakışıp neyin yakışmadığına ilişkin bitmek bilmeyen hükümleri de katılıyor hikâyeye.
Filiz Aygündüz’ün romanında biz de işte Nisa’nın kadın olma, kendisi olma sürecini okuyoruz. O süreçte Nisa da başka birçok kadın gibi sevginin pekâlâ iktidarın yöntemlerini kullanabildiğini öğreniyor. “Seni çok merak ettim.” “Durmadan seni düşünüyorum.” “Bütün bunlar hep senin iyiliğin için.” “Sana bir şey olsun hiç istemiyorum.” Bütün bu cümleler birer sevgi işareti gibi görünüyor ama içlerinde sahiplenmenin, kıskançlığın, hatta kontrolün tohumlarını gizliyorlar. Sevgi bir kadının hayatında kılıktan kılığa girebiliyor, mesela anne oluyor, mesela baba oluyor, sevgili ya da koca oluyor. Nisa’nın hayatının etrafına görünmez bir çit çeken de onu en çok sevmesi beklenen kişi. Üstelik çitler birdenbire yükselmiyor. Önce Nisa’nın hareket alanını biraz daraltıyor, sonra biraz daha; bir de bakıyor, “koruma” adı verilen şey tahakküme, görünmez çit de aşılması güç bir duvara dönüşmüş.
İnsanın kendisine çizilmiş hayatın dışına çıkabilmesi için önce etrafındaki duvarları görmesi gerekiyor. Öte yandan duvarları görmek kuşkusuz onları yıkmaya yetmiyor. Geçmişte duyduğumuz sesler hayatımızın sonraki dönemlerinde de bizimle geliyor, bize sürekli ne yapıp ne yapamayacağımızı, neden korkmamız gerektiğini, bizim için neyin uygun olacağını fısıldıyor. İnsan kendisini yeniden inşa ederken içinden yükselen sesleri bütünüyle susturmayı değil, hangisinin hakikaten kendisine ait olduğunu ayırt etmeyi öğrenmesi gerekiyor aslında. Virginia Woolf’un ortaya attığı o kavramı, bir kadının yazabilmek için gereksindiği “kendine ait oda” kavramını biraz genişleterek düşünürsek, belki de insanın önce kendi zihninde kendine bir yer açması gerekiyor; son sözü başkalarının söylemediği bir yer.
Nisa’nın hikâyesi işte bu yüzden tek bir kadının hikâyesi olarak kalmıyor. Elbette her kadının hayatı başka, yarası başka, gene de ortak yanlar var. Kendinden her geçen gün biraz daha vazgeçmenin ilişkini kurtaracağına inanmak, evdeki huzur bozulmasın diye susmak, sevdiğin insanın davranışlarına türlü mazeretler bularak onu affetmek ve nihayetinde bir gün hayatında en az yer kaplayan kişinin kendin olduğunu fark etmek… Ardından o hayatın içinde küçücük de olsa bir çatlak açılması, içeri incecik bir gün ışığının sızması, o ışığa doğru yürümeye başlamak… Bir kadının nihayet kendi sesini duyması, hayatının geri kalanını başkalarının korkuları, öfkeleri ve arzularıyla değil, kendi arzularıyla kurmaya başlaması.
Yazının başında adlarını andığım roman karakterlerinden bazılarını yeniden hatırlatayım: Tolstoy’un Anna’sı, Flaubert’in Emma’sı, Nabokov’un Lolita’sı kendi hayatlarını kaleme alma şansına sahip olsalardı, acaba bize nasıl hikâyeler anlatırlardı? Kendilerini gene bizim tanıdığımız gibi mi görürlerdi, aşklarını, arzularını, hatalarını gene aynı sözcüklerle mi anlatırlardı? Hele Lolita! Humbert Humbert’ın ona verdiği adın ve hikâyenin içinden çıkıp Dolores Haze olarak kendi hikâyesini anlatabilseydi, elimizde nasıl bir roman olurdu? Özellikle onun durumunda, anlatılan hayatla o hayatı yaşayan kişinin sesi arasındaki uçurumu düşünmemek zor. Anna ve Emma’nın anlatıcılarıyla ilişkileri elbette Dolores’inkiyle aynı değil, ama üçünün de kendi hayatlarını kendi sözcükleriyle anlatmaları halinde nasıl metinler ortaya çıkacağını doğrusu ben çok merak ediyorum. Nisa’nınsa onlardan farklı bir imkânı var tabii: Bir noktadan sonra kendi hikâyesinin yalnızca esas karakteri olmaktan çıkıp anlatıcısına dönüşmek.
“Hayatını yazmak” sözünü burada mecazen kullanıyorum ama Filiz Aygündüz, küçük ve hoş bir oyunla bu mecazı gerçeğe dönüştürüyor. Romanın sonunda Nisa sahiden de kendi hayatını yazmaya başlıyor. Üstelik kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınır da hafifçe aralanıyor, çünkü Aygündüz, gerçek hayattaki yayın yönetmenini ve editörünü de Nisa’nın metninin yolculuğuna dahil edip onları birer roman kişisine dönüştürüyor. Böylece başlangıçta başkalarının kendisi için yazdığı hayatın içinde yaşamaya çalışan bir kadın, sonunda kalemi eline alıyor. Nisa’nın özgürleşmesini bundan daha güzel anlatacak bir imge herhalde bulunamazdı.
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest