Egoist okur

Bu kitabı okumamamış olmak cinayet: “Ağlama Duvarı”

Nâzım Hikmet, gazeteci yazar Reşad Enis’in “Afrodit Buhurdanında Bir Kadın” romanı için “Türk edebiyatının temel taşı” demiş. Halide Edib, “Toprak Kokusu” için “Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nden daha güçlü bir eser”; “Despot” (1957) romanı için de “Dünya çapındadır” yorumuyla övgülerini dilegetirmiş. Attila İlhan, iki uzun hikaye yazabilmiş bir züppeye “büyük romancı” derken Reşad Enis okumamış olmanın adeta cinayet olduğunu söylemiş.

Egoist Okur’un çok sevgili Kitapperest’i Orçun Üçer’in söylediğine -ve bir vakitler Selim İleri’nin yazdığına- göre ise “Türk romanında açıkça dile getirilebilmiş ilk travesti”, Reşat Enis’in 1952 tarihli “Yolgeçen Hanı” romanındanmış.

Tanrım, bana biraz daha fazla vakit ver lütfen, bütün bu kitapları okuyabilmemin başka yolu yok çünkü. İyi ki vefalı dostum Orçun var, Egoist Okur’da bütün bunları hatırlatan.

Gülenay Börekçi

Bir not: Lütfen elinizde bu eski edebiyatçıların fotoğrafları varsa, bana iletin. Minnettar olurum…

resad enis egoistokur orcun ucer aglama duvari 1

Ağlama Duvarı (İbrânicesi, “HaKotel HaMa’aravi” / “Batı Duvarı”), mâlûm olduğu gibi, Yahudilerin kutsal saydıkları Süleyman Mâbedi’nden (İbrânicesi, “Bet Amikdaş”) kalan tek duvardır. A. Nurullah Barıman’ın, Gözlem Yayınları’ndan çıkan “İsrail-Arap Sorunu” kitabının onuncu sayfasında yazdığa göre, “Bu duvara ‘Ağlama Duvarı’ denmesinin nedeni, Yahudi özgürlüğünün bir sembolü olan ilk mâbedin ayakta kalmış bu tek duvarının önüne gelip, Musevîlerin özgürlük için ağlamalarıdır. Bugün artık Yahudiler burada ağlamıyor, sadece dileklerinin gerçekleşmesi için adak adıyorlar.”

Ama Reşat Enis’in Ağlama Duvarı romanının, bildiğimiz Ağlama Duvarı’yla alâkası yok. Yazar, bu iki kelimeyi çok güzel bir deyim ve mecaz olarak kullanmış: “Bu roman, önünde sosyal ve moral sefaletimize ağlayacağımız bir duvardır” demiş.  Romanı okuduğumuz vakit, isminin ve bu açıklamanın hakkını dolu dolu verdiğini görüyoruz.

Romanın, öyle uzun boylu anlatılacak dallı budaklı bir konusu yok: Başkişisi Selami’nin başından geçenler eşliğinde (ya da o olaylar aracı kılınarak), bireylerdeki ve toplumdaki her türden kötülükler, bir belgesel gibi ‘oynatılır’. Bizler bu esnada, Selami’nin, sırasıyla; köy öğretmeni, gazeteci, işsiz, mâliyeci, liman işçisi ve nihayet, zengin bir müteahhit oluşuna tanık oluruz. Bu son evreyle birlikte, romanın başından beri dürüstlüğü, erdemi savunan Selami’nin, kapacağı ihalelerin hayaliyle iktidarla, güç odaklarıyla yaptığı flörtü seyredip, o eski hâlinden eser kalmadığını hazinle seyrederiz. Maddî zenginliklerin arkasındaki kirli işleri görürüz. (Bu arada, gazetelerin manşetlerinin iktidarların lehine ya da aleyhine olmasının büyük belirtilerinden birinin de, alınacak ihâlelere bağlı olduğunu öğreniriz.)

Fragman-roman” diye bir terim var mı bilmiyorum; ama varsa, bu terim, Ağlama Duvarı romanı için çok müsâit.  Binbir Gece Masalları gibi, parça parça hikâyelerden, gazetecilik terimi anlamında ‘olay’lardan oluşan bu kitap, başı-sonu belli bütün bir vakadan değil; toplumdaki çarpıklıkları, fakirlik ve yolsuzlukları göstermek/sergilemek için anlatılan -âdeta- anekdotlardan müteşekkil… Sanırım, Reşat Enis’in gazeteci olması, böyle bir ‘yöntem’ tutmasında etken olmuş.  Üslûbu savruktur Reşat Enis’in; romanda anlatılan olayların hemen hepsi, hatırlamalara ve tesadüflere dayanır. Tesadüfün bir ‘metod’ olarak bu kadar fazla kullanıldığı başka bir roman, yok denecek kadar azdır zannederim.

Ömer Türkeş, Şubat 2003 tarihli Virgül dergisinde (sayı 59), Reşat Enis’in eserlerini yayım sırasına göre verirken, üslûp mevzuuna da temas etmiştir: “Reşat Enis, hiçbir romanında biçimle ilgilenmemiştir; baştan aşağıya içeriktir o. Ancak hakkaniyetli olmak gerekirse, yazdığı metinlerin o dönemde ilgi, heyecan ve tartışma yarattığını söylemeliyim.  (…) Ardarda yayımlanan Kanun Namına (1932), Gonk Vurdu (1933), Gece Konuştu (1935), Afrodit Buhurdanında Bir Kadın (1937), Toprak Kokusu (1944), Ekmek Kavgamız (1947), Ağlama Duvarı (1949), Yol Geçen Hanı (1951), Despot (1957) ve Sarı İt (1968) ile büyük bir okuyucu kitlesine ulaşan, ama belki de muhalif kimliği nedeni ile Milli Eğitim müfredatına hiçbir zaman dâhil edilmeyen, kitapları artık sahaf raflarında bile yer almayan ve böylelikle belleklerden silinip giden Reşat Enis, Evrensel Basım Yayın tarafından hazırlanan diziyle yeniden katıldı aramıza…” [Evrensel Basım Yayın, on yıl önce başladığı bu diziyi, üç kitapla noktalamış görünmektedir. –Orçun ÜÇER]

Reşat Enis’i, Attilâ İlhan çok yazmış. (O yazıları, “Hangi Edebiyat” kitabındadır bugün.) Selim İleri de zaman zaman yazar; ondan başka anan da pek yok artık.  Oysa, vaktizamanında; Refik Halid’inden Nâzım Hikmet’ine, Halide Edib’inden Suat Derviş’ine, Hüseyin Cahit Yalçın’ına varıncaya kadar, kendisine övgüler düzülmüş bir yazardır. Nâzım Hikmet, “Afrodit Buhurdanında Bir Kadın” (1939) romanı için “Türk edebiyatının temel taşı” demiştir. Halide Edib, “Toprak Kokusu” (1944) romanı için “Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nden daha güçlü bir eser”; “Despot” (1957) romanı için de “Eser, dünya çapındadır.” diyerek, övgülerini dilegetirmiştir. [Reşat Enis, Türk edebiyatında bir ‘ilk’in de yazarıdır: Selim İleri’nin “Perisi Kaçmış Yazılar” (İyi Şeyler Yayıncılık, 1996) kitabındaki Reşat Enis’e dâir “Kimse Hatırlamıyor!” yazısından öğrendiğimize göre, “Türk romanında açıkça dilegetirilebilmiş ilk travesti”, Reşat Enis’in 1952 târihli “Yolgeçen Hanı” romanındandır.]

Attilâ İlhan’ın Reşat Enis için yazdığı iki yazı vardır ki, kanaatimce, yüzlerce, binlerce çoğaltılıp, duvarlara yapıştırılmalıdır: 1987’de yazdığı “Cinayet Bu Be!” yazısıyla, 1990’da yazdığı “Kim Okur, Kim Dinler?”.

Yazımı, Attilâ İlhan’ın ilk yazısındaki şu haklı cümlelerle bitiriyorum:

“… Niye böyle yapıyoruz? Niye ıkına sıkıla iki uzun hikâye yazabilmiş bir züppeye, büyük romancı diye sayfalar ayırıp, özel sayılar düzenliyoruz da, yaşadığı dönemin toplumsal ve bireysel panoromasını bir düzine ‘baba’ romanla çizmiş bir ‘kalem erbabını’, böyle hiçe sayıyoruz. Cinayet bu be!”

 Orçun Üçer

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of