Orhan Pamuk’a ilham veren müzenin romanı
Bugünlerde annemin bana bıraktığı başkaları için önemsiz ama benim için dünyalara değecek hazineyi hayalimde küçük bir müzeye dönüştürmekle meşgulüm.
Bunda Edmund de Waal’in Camondo’ya Mektuplar romanını okuyup çevirmiş olmamın da etkisi vardır muhakkak. Çünkü roman İstanbul’dan Fransa’ya göç eden Camondolar ve Nissim de Camondo Müzesi’nin hikayesi aracılığıyla bireysel belleğin ve o belleği somutlaştıran küçük müzelerin önemine, toplumların kültürel hayatındaki yerine işaret ediyor.
Nissim de Camondo Müzesi, Masumiyet Müzesi‘ni yazarken Orhan Pamuk’a ilham veren bir mekân ayrıca, anlatayım…
Camondo’ya Mektuplar romanını almak için
Müzeler İçin Mütevazı Bir Manifesto
Lütfen şahsi masumiyet müzenizi tasarlamaya hemen başlayın
Orhan Pamuk’a ilham veren müzenin romanı: Camondo’ya Mektuplar
Orhan Pamuk “Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir,” diye sonlandırdığı on bir maddelik ünlü manifestosunda “Müzeler daha küçük, daha bireysel ve daha ucuz olmalı. Ancak böyle olursa tek tek insanların hikâyelerini ifade edebilirler. Büyük kapılı büyük müzelerde, insanlığımızı unutup devleti ve kalabalıkları hatırlamaya çağrılıyoruz. Bu yüzden Batı âlemi dışında milyonlarca insan müzelere gitmekten korkuyor,” diye yazmıştı.
Kont Moïse de Camondo’nun paha biçilmez sanat koleksiyonuyla beraber Fransa’ya miras bıraktığı muhteşem evinin hikayesini okur ve çevirirken Pamuk’un manifestosu da zihnimin bir köşesindeydi.
Üstteki üç resim Çukurcuma’daki Masumiyet Müzesi’nden. Alttaki üç tane ise Paris’teki Nissim de Camondo Müzesi’nden.
Masumiyet Müzesi’nin biriktirdiği eşyalardan utanan bir toplayıcıdan mağrur bir koleksiyoncuya dönüşen Kemal’i
Derken hafızanın kırılganlığı pek şahane bir şekilde kanıtlandı ve Masumiyet Müzesi’nde bu müzeden de bahsedildiğini keşfettim.
Sonlara doğru şöyle diyordu anlatıcı Kemal Basmacı:
“Aynı derin anlayış ve teselliyi, müzelerde aylak aylak gezinirken de hissettim. Louvre, Beauborg gibi kalabalık, gösterişli yerlerden değil, Paris’te çok sık karşıma çıkan boş müzelerden, kimseciklerin gidip bakmadığı koleksiyonlardan söz ediyorum. (…) En arkadaki bir odada, beni ve ayak seslerimi izleyen müze bekçilerinin bakışlarından kurtulur (…) bu yeni âlemin tuhaflığı, zaman dışı havasıyla acımın hafiflediğini anlar, teselli olurdum.
Bazan bu teselli duygusuyla kendi koleksiyonumu da bir hikâye çevresinde toplayıp anlatabileceğimi sezer, (…) herkesin boşa harcadığımı düşündüğü hayatımı, Füsun’dan kalanlarla ve hikâyemle (…) bir müzede sergileyip anlatabileceğimi mutlulukla hayal ederdim. İstanbul kökenli bir Levanten olduğunu bildiğim için gittiğim Nesim de Camondo Müzesi, Keskinlerin tabak takımlarını, çatal bıçaklarını ya da yedi yılda yaptığım tuzluk koleksiyonumu gururla sergileyebileceğimi bana hatırlatarak beni özgürleştirdi. Posta Müzesi’ndeyken, Füsun’un bana, benim ona yazdığım mektupları, Küçük Kayıp Eşyalar Müzesi’ndeyken de aslında biriktirdiğim ve bana Füsun’u hatırlatan her şeyi, mesela Tarık Bey’in takma dişlerini, boş ilaç kutularını, faturalarını sergileyebileceğimi hissettim.
(…) Paris’te bu müzelerde gezerken, Merhamet Apartmanı’ndaki koleksiyonumdan utanmıyordum. Biriktirdiği eşyalardan utanan bir toplayıcıdan, yavaş yavaş mağrur bir koleksiyoncuya dönüşüyordum.”
Bu metinde eleştirilecek şeyler vardır elbette, zaten zamanında Pamuk’un Nissim de Camondo Müzesi’ni Türkçeleştirmesine, Nissim’i Nesim yapmasına itiraz edenler olmuş. Rıfat N. Bali de haklı olarak ailenin Levanten değil Sefarad kökenli olduğunu hatırlatmış. Ama onlar başka yazıların konusu. Beni bu yazıda ilgilendiren Pamuk’u Camondolarla, Masumiyet Müzesi’ni Paris’teki o şahane müzeyle ve hepsini annemle buluşturan bu roman alıntısı.
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest