Egoist okur

Raskol’un Baltası: Bu edebi deneyin bir parçası olmaya hazır mısınız?

Birkaç haftadır internette bazı kısa filmler dolaşıyordu. Genç yönetmenlerin imzasını taşıyan bu filmler, “Günümüzde Raskolnikov baltasını nereye vururdu” diye soruyordu.

Dostoyevski’nin insan olmanın ahlakını suçlu olarak taşıyan kahramanı Raskolnikov’un adını taşıyan bu atraksiyonu epey bir merak ettikten sonra nihayet öğrendik, hepsi daha önce 160. Kilometre kitaplarını da yayınlayan Edebi Şeyler’in başının altından çıkıyormuş. Raskol’un Baltası yeni ve tavırlı bir anlatı dizisiymiş. Farklı kuşaklardan dört yazar kendi tarzlarının tamamen dışına çıkarak roman da denebilecek dört deneysel metin yayımlamış, beş yönetmen de bu anlatı dizisi için filmler çekmiş.

Bunun üzerine ben de Raskol’un Baltası’nı oluşturan isimlerden biri olan Burak Fidan’la konuştum. Anlattıkları özetle şöyleydi: “Nedenleri ne olursa olsun, günümüzde çoğunlukla edebiyatı dışarıda bırakan bir yayımcılık yapıyor. Biz baltayı bu duruma da indirmek istiyoruz. Bizler hem gerillalar gibi sızabileceğimiz delikler arıyoruz hem de kendimizi birer laborant addediyoruz. Bu bir deney. Sonucu hep beraber göreceğiz.”

Edebi atraksiyonlara bayılanlardansanız, siz de Raskol’un Baltası’nı takip edin derim. Bu röportajın sonundaki linkte yer alan manifestolarını ise muhakkak okuyun. Ama önce biraz daha ayrıntı…

Gülenay Börekçi

Birkaç haftadır çeşitli kısa filmler ve internet aracılığıyla “Günümüzde Raskolnikov baltasını nereye vururdu” diye soruyordunuz. Bütün bunların Raskol’un Baltası adında anlatı diziniz için olduğunu öğrendik. Raskol’un Baltası uzun süredir görmeye ihtiyacımız olan bir şeyi, edebiyatçıların bir araya gelerek bir tavır sergileyebileceğini gösterdi bize.

Evet, bizler edebiyatçıyız. Bir edebiyat tavrımız var. Yayımladığımız kitapların bununla uyumlu olması gerekiyor. Seçimlerimiz de ister istemez edebiyat hakkında bir bildiri içeriyor. Yayımcılar çoğunlukla edebiyatı dışarıda bırakan bir yayımcılık yapıyor. Nedenleri ne olursa olsun varolan durum bu. Biz baltayı bu dışlayıcı duruma da indirmek istiyoruz. Bu bir deney, bizler de laborantız, sonucu hep beraber göreceğiz. Başarmamız lazım, edebiyatın bu çıkışlara ihtiyacı var. Bu tarz bir çıkışta daha önce 160. Kilometre şiir kitaplarıyla, şiir için, bulunduk. Her iki dizi de, yani 160. Kilometre de Raskol’un Baltası da parasal sermayeyle kurulmadı. Bizim sermayemiz edebiyat yoluyla kurulan iletişimin gücüne inancımız. Zorluklarımız çok, dağıtım sorunumuz var, dağıtımcılar bizi ciddiye almıyor. Okur önüne rafta çıkmayan kitabın peşine düşmüyor. Vitrinler, kitap tanıtım sayfaları aynen deterjan satar gibi kiralık, raf payı almak için para harcamanız lazım, para da bizde yok, bütün bu zorlukları aşmaya uğraşıyoruz, sızabileceğimiz delikler arıyoruz, gerillalar gibi.

Raskol’un Baltası Edebi Şeyler’in bir ürünü. Edebi Şeyler’in amacını, niçin böyle bir oluşuma gerek duyduğunuzu anlatır mısınız?

Edebi Şeyler, şairlerin ve yazarların birlikteliğinden oluşuyor, etkinliğini Ali Özgür Özkarcı, Ömer Şişman, Ahmet Güntan ve benim çabalarımla sürdürüyor. Benzerlerimizle buluşmanın peşindeyiz. Bu aslında edebiyatın temel görevi. Füruzan’ın hatırlattığı Dostoyevski önermesindeki gibi “iş ciddiye binince” okunacak kitaplar peşindeyiz. Şiirde ve anlatıda girdiğimiz bu deneyi parasal olarak destekleyebilmek için 2013 baharında daha çok satacağını düşündüğümüz, ama kiralık vitrinlere taviz vermediğimize inandığımız seçme kitaplar da yayınlayacağız, işimiz zor, bizim için dua edin.

Dizinin tanıtımını beş yönetmene beş kısa film çektirerek ve bunu internet üzerinden yayarak yapmayı denediniz. Sermayesi ve imkanları sizden daha fazla olan büyük yayınevleri de kısa filmlerle tanıtım yapmayı deniyor ama sizin kadar merak uyandırmıyor, ses getirmiyorlar. Bunu neyle açıklıyorsunuz?

“Daha fazla sermaye” demeyelim. Bizim o anlamda sermayemiz hiç yok. Onlarınki ses getirmiyor, çünkü onlar yayımcı, yani tüccar. Edebiyatla ilişkilerini bir tüccar olarak kuruyorlar ve buna mecburlar. Yayın dünyasında, kapalı devre çalışan bir sistem var. Halkla ilişkiler, pazarlama, reklam, tiraj bu sistemde öne çıkan yeni kavramlar. Her şeyin eskisi gibi olacağını düşünmek hayalcilik. Pazarlamayı biz de biliyoruz, ama onların pazarlama dediği tamamen “ver parayı-bastır ilanı-yazdır yazıyı-getir basayım” mantığına dayalı. Edebiyatın gerçek değerlerini hiçleştiren bir pazarlama. Biz yaptığımız tanıtımda da başka yollar aradık. 5 genç yönetmene hiç ayrıntıya girmeden, Raskol’un Baltası adı altında bir paragraflık bir yazı verdik. Onlara serbest davranmalarını söyledik. Adeta küratörlük yaptık. Hazırlanan filmler için de online sergi açtık, olaya böyle bakabilirsiniz. Filmler hâlâ sitemizde “5 yönetmen” başlığıyla sergileniyor. Filmlerin bıraktığı etkinin üzerine de manifestomuzu yayımladık, baltayı yüksek edebiyata vurduğumuzu söyledik. Bu da pazarlama, ama bir kavramın, bir bildirinin pazarlanması. Çağa cevap vermek isteğinde olan bir grup edebiyatçının tanıtımı, kendi seslerini duyurabilmek için çağın teknolojik imkânlarını kullanması.

Böyle bir manifestonun gerekliliğinden bahseder misiniz? Manifestonuzda meselenizi “Yüksek edebiyat bize alçak geliyor” cümlesiyle özetliyorsunuz. Bunu biraz açmanızı rica edeceğim…

Şunu çekinmeden söyleyelim. Biz, yüksek edebiyatın en sadık okurlarından oluşmuş bir grubuz. Şu anda kendini yüksek edebiyat olarak konumlayan edebiyat, edebiyatı edebiyat yapan değerleri günün yozlaşmasından korumak için kaideler koyuyor. – Böyle roman olmaz. – Yazar edebiyatı bilmiyor. – İlk roman otobiyografiktir, ikincisini bekleyelim görelim. – Gençler romanı bilmiyor. – Her türün bir raconu var. – Çok kişisel bir anlatı. – Bunlar çok fazla bugüne ait şeyler, geleceğe kalmaz. – Çok fazla olaya yaslanmış. – Hiç olay yok bunun içinde. – Gündelik dile yaslanıyor, kalıcı olamaz… Bu tutuculukla edebiyat güncel olamaz, tıkanır kalır. Her yüksek edebiyat aslında bir zamanlar kendi de bu kuralların dışına çıkan bir bebekti, bunu unutuyorlar. Öte yandan pazar çoksatan kitaplar istiyor. Çoksatan kitapların da bir gücü var, okurlar orada günümüzü buluyor. Bizim çoksatanlarla savaşabilmek için önce bizi tutan zincirlere vurmamız lazım, yani yüksek edebiyata. Bu iki kümenin dışında bir yerde buluşabilecek okurları arıyoruz, edebiyat değeri olan ama günümüz hakkında da bir patlama taşıyan.

Romanın, hikâyenin nasıl yazılacağını öğrenmek için yaratıcı yazarlık kurslarına giden yazarları değil, içindeki kimyaya teslim olan cesareti aradığınızı yazmışsınız. Cesaret edebiyatta az rastlanır bir şey mi haline geldi? Sebepleri nedir?

Cesaret sadece edebiyatta değil her alanda önemini yitirdi, az rastlanır bir tavır oldu. Neden? Çünkü cesaretin yerine daha kullanılabilir, kabul gören ve hemen kazanca dönüşen başka bir eylem var: Girişimcilik. Bugün dünya sizden cesur değil, girişimci olmanızı istiyor ve girişimlerinizi bir cesaret örneği olarak karşılıyor. Hatta bu yüzden size ödüller veriyor. Bizim karşısında durduğumuz çoksatan kitapların yazarları cesur yazarlar değil girişimci yazarlardır, buna dikkat edin. Aslında bizim savunduğumuz edebiyatın temel ve ezeli hikâyesi. Bazı yazarlar vardır, hiçbir kuralı takmaz ama sonunda gününü anlatan en güzel hikayeyi yepyeni yaratıcı biçimlerde anlatır. Edebiyat aslında hiç ölmez, Seyhan Erözçelik’in şiir hakkında dediği gibi, o bir gulyabanidir. Bizler de Raskol’un Baltası olarak o gulyabaninin dostlarıyız, eh, bu da cesaret istemez mi sizce?

Orhan Duru (1933), Ahmet Güntan (1955), İsmail Pelit (1982) ve Ozan Can Özübal (1984), her yaştan, her kuşaktan yazarınız var. Hatta bir tanesi artık hayatta değil. Böyle mi devam edeceksiniz?

Daha çok genç yazarların kitaplarını basmak istiyoruz. İlk romanları. Ama tabii yaş kısıtlamamız yok. İlk dört kitabımızla da her yaştan yazarın eline balta alabileceğini kanıtladık. Hele Orhan Duru baltasını öldükten sonra savurdu. Bir yazarın yaşamdan sonra da gençleşebileceğini görmek bizim manifestomuzun ruhunu görmek gibi oldu. Manifestomuzda dediğimiz gibi Çatışkan Raskolnikov’lar arıyoruz. Raskolnikov o baltayı iyi bir amaç için kaldırdı. Tefeci kadını kız kardeşine yardım etmek için öldürdü. Öldürdüğü şeyin değerli bir şey olduğunu hiç unutmadı. İnsan olmanın ahlakını suçlu olarak da taşıdı. Bir şeyi yok etti, ama sonunda bu sayede kendi kurtuluşunu elde etti. Olayımız bu.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of