O paha biçilmez “Yarın başka bir gün olabilir” bilgisi
İngiliz yazar Daniel Defoe’nun, gemisi fırtınaya yakalanınca ıssız adaya düşen ve bir anda bütün hayatı değişen genç bir adamı anlattığı romanı Robinson Crusoe’yu bilirsiniz. Kahramanı Robinson Crusoe’nun ıssız adasını terk ederken geride bıraktığı en kıymetli şey, inşa ettiği kulübe, ehlîleştirdiği keçiler ya da kazandığı sayısız hayatta kalma becerisi değil, ilkel takvimi, yani bir ağaç gövdesine attığı çentikler olmuştu. Gelin bu takvime birlikte göz atalım…
Ada romanlarından insan manzaraları
Robinson Crusoe, Daniel Defoe, Çeviren Akşit Göktürk, YKY
Robinson Crusoe’nun takvimi
Issız bir adada yaşıyorsanız, zaman elinizden kaçan ilk şey olabilir. Düşünsenize; öyle bir yerdesiniz ki, şehrin gürültüsü yok, pazar yeri bağırış çağırışları yok, sabahı akşamdan ayıran o mekanik düzenden eser yok, kısacası alışkın olduğunuz hiçbir şey yok. Her gün birbirinin aynı. Güneş doğuyor, batıyor ama günün ritmi değişmiyor. Gece çöken karanlık, bir öncekinin aynısı mı, yoksa bambaşka bir karanlık mı bu, onu bile ayırt edemiyorsunuz.
İngiliz yazar Daniel Defoe’nun romanında olan tam da bu.
Kendimizi Robinson’un yerine koymak ve onu anlamak o kadar da zor değil. Zamanın kaybolduğu bir yerde insanın yalnızca saatleri değil, aklı da çözülüyor ve kahramanımız hem zamanı yakalamak hem de aklını büsbütün yitirmemek, daha doğrusu zihninin dağılmasını engellemek için bir ağaç gövdesine çentikler atmaya başlıyor. İlk bakışta yalnızca günlerin hesabını tutuyor gibi. Gelin görün ki, ağaç gövdesinde tutmaya başladığı ilkel takvim, aklını, ruhunu ve umudunu sağlamlaştıracak yepyeni bir düzenin çekirdeği aslında.
Genç Robinson’un arzusu zamanı ölçmek değil. Onu dizginlemek, anlamlandırmak, boşu boşuna yaşamadığını kendine kanıtlamak istiyor o. Dolayısıyla takvimine gün gün çentik atmakla yetinmiyor, işaretlediği her günün yanına “iyi” ya da “kötü” değerlendirmelerini de ekliyor. Böylece ağaç kütüğü sıradan bir takvim olmaktan çıkıp bir çeşit ıssız ada günlüğüne, ruhsal bir pusulaya dönüşüyor. Derme çatma barınağının fırtınada alaşağı olduğu geceyi “kötü” diye işaretlediğinde, yaşadığı o berbat deneyimin etkisini bir nebze olsun hafifletmiş oluyor. Yazıya döküldüğünde her felaket katlanılabilir hâle geliyor ya, ondan. Bir avın bereketli geçtiği, bir ateşli hastalığı atlattığı ya da içinin sebepsizce hafiflediği sabahları “iyi” diye işaretlediğindeyse, umudun nasıl da küçücük bir kıvılcımdan bile doğabildiğini hatırlamış oluyor.
Her “iyi” ve her “kötü” işareti Robinson’un kendi kendine söylediği birer cümle aslında:
“Bugün zor geçti ama bitti.”
“Yüzüme vuran güneş ışınları beni nasıl da mutlu etti.”
“Az önce yeni bir şey öğrendim.”
“Bir şey kaybettim.”
Kuşkusuz bunları yüksek sesle dile getirmiyor, anlatacak kimsesi de yok zaten. Ama takvimi, bu duyulmayan fısıltıların hepsini barındırıyor, saklıyor. Böylece sesi gürleşiyor, çoğalıyor ve Robinson kendi kendinin hem tanığı hem dostu hem de akıl hocası oluyor.
Bir takvim aracılığıyla kurulan medeniyet
Denebilir ki Robinson Crusoe’nun takvimi, günümüzde tuttuğumuz şahsi defterlere, ajandalara benzer bir şekilde, insanın kaderle oturduğu bir pazarlık masası aynı zamanda. İyi günler “Tanrı’nın birer lütfu” olarak kaydedilirken, kötü günler sınavın bir parçası gibi anlam kazanıyor. Böylece yaşananlar rastlantısallıktan kurtuluyor, belirli bir düzenin, bir akışın parçaları hâline geliyor. Robinson’un takvimini, dış dünyanın öngörülemezliğine karşı ruhun kurduğu küçük bir evren de sayabiliriz. Adanın tehditkâr sessizliği karşısında, “Bugünü yaşadım ve bitirdim, nasıl geçtiğini biliyorum,” deme hakkı veriyor karaktere, onu güçlendiriyor. Haftaları taklit eden düzenli aralıklar, pazar gününün yerini tutan duraklama, dinlenme işaretleri aracılığıyla Robinson hiç farkında olmadan adada bir medeniyet inşa ediyor; küçük, kırılgan ama insana ait bir medeniyet. (Bu medeniyetin bana göre aşikâr kusurlarına, cürümlerine değinmeyeceğim, o bambaşka bir yazının konusu.)
Ama şu kadarını söylemezsem olmaz: Robinson’un adada kurduğu barınağın duvarları kadar gerçek bu takvim. Hatta belki daha bile gerçek. Barınak bir gün yıkılabilir, mahsuller fırtınada yok olabilir ama takvimdeki her bir çizgi, yaşanan başka bir günü tarihe kaydediyor. Kötü günlerin ağırlığını, iyi günlerin hafifliğini taşıyan her bir çentiğin arkasında şu hakikat duruyor: İnsan, yaşadığı günü anlamlandırabildiği sürece kaosun ortasında kalsa bile kaybolmaz.
Belki de bu yüzden, Robinson Crusoe’nun adayı terk ettikten sonra geride bıraktığı en kıymetli şey, yaptığı kulübe, ehlîleştirdiği keçiler ya da kazandığı sayısız hayatta kalma becerisi değil, bir ağaç gövdesine attığı çentikler.
Yarın pekâlâ başka bir gün olabilir…
Biraz daha hatırlayalım romanı: Robinson Crusoe’nun takviminde karanlık ya da sarsıcı günler bitmez. İyi günler de sürekli değildir. Ama ağaç gövdesindeki “iyi” ve “kötü” işaretleri yan yana durdukça kahramanımızın içinde müthiş bir şey, bir çeşit geçicilik hissi, “Yarın pekâlâ başka bir gün olabilir,” bilgisi ortaya çıkar. Her şeyin geçici olduğu bilgisi. Zihni esneten, ona dayanıklılık kazandıran bir bilgidir bu. Bu bilgiye sahipse bir insan, kaderine teslim olmak yerine onun efendisi de olabilir.
İnsan zihninin, doğası gereği olumsuz olana daha hızlı tutunduğunu hepimiz biliyoruz. Bir tehlike gördüğümüzde beynimiz onu büyütürken, olumlu olanı hızla unutmaya eğilimimizin de farkındayız. Kimi zaman kulağımıza çalınan tek bir cümleye takıldığımız ve bu uğurda yaşadığımız sakin, pürüzsüz anları neredeyse tamamen unutup günün geri kalanını kendimize zehrettiğimiz de oluyor.
İşte bana öyle geliyor ki, Crusoe’nun kötü hadiselerle beraber iyi hadiseleri de takvimine işaretleme gayreti, yalnızca acıyı ya da sevinci değil, yaşananların bütününü görmek konusunda gayet işe yarar bir yöntem. Hatta hayatı en sahici hâliyle yaşamak isteyenler olarak canımız isterse azıcık Robinson’culuk bile oynayabiliriz. (Pollyanna’cılığa benzer bir oyun bu ama tabii daha gerçekçi, daha edebi.)
Unutmayalım, bu ağaç gövdesinden takvim konsepti bana sorarsanız sonradan koskoca bir kişisel gelişim sektörünü doğurdu. Ama bu apayrı konu. Hem Defoe’nun amacının bu olduğunu da hiç sanmıyorum.
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest