Telafi edebiyatı: Yeniden yazılan romanlar
Yeniden yazımlar Ben Kirke, Bin Gemi, Cadı Tohumu, Sirke Kız gibi romanlar sayesinde bir süredir çok popüler. Temelde feminist ve queer edebiyatın sularında ilerleyen ve gölgede kalmış karakterlere söz hakkı vererek bir bakıma geçmişin telafisi görevini üstlenen yeniden yazımlara kısaca bir göz atmaya, onların okur tarafından neden bu kadar sevildiğini araştırmaya ne dersiniz?
Edebiyatın gizli odasında: Tavan Arasındaki Deli Kadın
Ben, Kirke
Gölgede kalmış karakterlere söz hakkı veren romanlar
William Shakespeare’in sahne yapıtlarından birçoğu aslında birer yeniden yazımdır. Shakespeare, Kral Lear, Macbeth, Othello ve Hamlet dahil birçok oyununu ya kuzey efsanelerinden ya da kendinden önceki yazarların yapıtlarından ilhamla yaratmıştı Shakespeare. Kuşkusuz dehası öylesine muazzam ve aşılmazdı ki, kendisine ilham verenlerin çoğu unutulurken o hep taze ve güçlü kaldı, Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası ve Fırtına gibi tamamen özgün birer fikirden hareketle yazdığı oyunlarının sayısıysa bir elin parmaklarını geçmedi. Fırtına’nın onun hayatında da özel bir yeri vardı. Büyü yapmaktan vazgeçtiği için araç gereçleriyle kitaplarını yok eden bir büyücüyü anlattığı bu oyunu yazdıktan sonra Shakespeare, tıpkı kahramanı Prospero’nun büyüyü bırakması gibi, sahnelerden büyük ölçüde çekildi. İleri yorum tehlikesini göze alarak söylersem, Fırtına günün moda terimiyle bir çeşit “otokurmaca” bile sayılabilir.
Margaret Atwood’un sanat ile hayat arasındaki karmaşık ilişkiyi ele aldığı romanı Cadı Tohumu da Fırtına’nın bir yeniden yazımı. Atwood, hikâyeyi hırsızlardan, yankesicilerden, dolandırıcılardan oluşan bir cezaevi topluluğunun provalarına taşımış. Prospero tası tarağı toplayıp emekli olmaya hazırlanan gönülsüz bir tiyatro yönetmenine dönüşürken onun tarafından yaratılan hilkat garibesi Caliban tek bedene sığamayıp çoğalmış ve kendi fırtınalarını yaratan bir grup mahkûm haline gelmiş.
Margaret Atwood’un romanı yeniden yazımlar hakkında çok şey söylüyor. Mitolojik öykülerin ya da klasikleşmiş edebiyat yapıtlarının yeniden yorumlandığı bu yapıtların önemli bir bölümü, feminist ve queer edebiyatın sularında ilerliyor ve orijinal yapıtların gölgede bırakmayı seçtiği karakterlere söz hakkı veriyor. Bu açıdan geçmişin telafisi görevini üstlendikleri söylenebilir. Yeniden yazımların doğasına bir göz atmak ve onların okur tarafından neden çok sevildiğine bakmak bu yüzden gerekli. (Shakespeare’in hayatı ve yapıtları arasındaki bağlantıları daha kolay izleyebilmek isteyenler açısından Maggie O’Farrell’ın Hamnet romanı başlangıç için iyi bir seçim olabilir.)
Bir edebiyat hafiyesine dönüşmenin hazzı
Kaynak yapıt ile onun yeniden yazımı birbirinden muazzam ölçüde farklı olabiliyor. Lyndsay Faye’in Jane Steele’i tam olarak böyle bir roman. Faye, Charlotte Brontë’nin unutulmaz karakteri Jane Eyre’i başına gelen trajik olayların da etkisiyle kanlı maceraların içine sürüklenen bir seri katile dönüştürüyor. “Ey okuyucu, onu ben öldürdüm!” cümlesiyle başlayan bu sert ama mizahı keskin romanda Victoria dönemi İngilteresi’nin sömürgeciliği ve ırkçılığı hedef alınıyor.
Yeniden yazımların en heyecan verici özelliklerinden biri de zaten bu tepetaklak edilme hali. Özgürce kaleme alınmış bir yeniden yazımı okurken okur olarak beklentilerimizi unutup bir edebiyat hafiyesine dönüşmemiz, yeni versiyonda didik didik orijinal yapıtın ipuçlarını aramamız gerekiyor. Eh, bu da okuma hazzını ikiye katlayan bir şey.
Prensi değil kendilerini arayan karakterler
Toplumlar değişirken edebiyatta ezelden beri hâkimiyetini koruyan eril bakış zayıflıyor, etkisini yitiriyor. Kadın okurlar da eskisinden çok daha bilinçli. En basitinden beyaz atlı prenslerin tarihin hiçbir döneminde güzel prensesleri kurtarmakla zaman harcamadığını, dertlerinin hep kendilerini kurtarmak olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Uyandırılmayı falan beklediğimiz de yok. Bunun yerine prens ve öpücük hayallerini bir kenara bırakıp felaketten sağ çıkma görevini bizzat kendimiz üstleniyoruz. (Yeniden yazım kategorisinde değil ama Filiz Aygündüz’ün Prens Prensesi Sevmedi romanı bu mesele üzerine düşünmek için şahane olabilir.)
Madeline Miller’ın Odysseia’nın “uğursuz” karakteri Kirke’yi onurlandırdığı Ben Kirke, Nathalie Haynes’in Truva Savaşı’nın sözsüz kalmış kadınlarına gereksindikleri sesi verdiği Bin Gemi, Genevieve Gornichec’in İskandinav mitolojisinde kendisinden pek az bahsedilen ve üç kez yakılmak suretiyle katledilen Angrboda adlı kadına hayat verdiği Cadının Yüreği ve Anne Tyler’ın Shakespeare’in Hırçın Kız’ını feminist bir bakışla yorumladığı Sirke Kız romanlarını bence bu açıdan değerlendirmeliyiz.
“Tavan arasındaki deli kadın” ve canavarı sevmek
Hayatta iyilerin eksiksiz iyi, kötülerin istisnasız kötü olmadıklarını biliyor ve siyahla beyazın birbirinden keskin bir çizgiyle ayrılmasından hoşlanmıyorsanız, aydınlık ve karanlık dengesinin sarsıldığı romanları okumaktan zevk alıyor olabilirsiniz. Klasikleşmiş bir edebiyat yapıtının yeniden yazımını okurken bir bakıyorsunuz, kötü karakter aslında kurbanmış ve esas zorba sizin hep iyi sandığınız karaktermiş. Kendi adıma ben de yaratım aşamasında gereğinden fazla haşin davranılmış bazı roman karakterlerine iade-i itibar gayreti içine giren yazarları çok seviyorum. İçime müthiş bir ferahlık hissi yerleşiyor onların yazdıklarını okurken. İki çağdaş klasik, Jean Rhys’ın Geniş Geniş Bir Deniz’i ve Rachel Ingalls’ın Bayan Caliban’ı bu tür romanların en güzellerinden.
Jean Rhys, Charlotte Brontë’nin Jane Eyre’inden yola çıkarak yazdığı sarsıcı romanında Jamaica’da geçen bir hikâye anlatıyor ve Jane Eyre’de her daim kilit altında tutulan o meşum “tavan arasındaki deli kadın”, bu romanın esas kahramanı oluyor. Edebiyat aleminin en çok haksızlık edilen karakterlerinden birinin gerçek kimliğini, kocasının onu neden kilit altında tuttuğunu, hakikaten deli olup olmadığını, öyleyse bile neden delirdiğini sorgulayan Jean Rhys’a hayranlığımızı da kat kat artıran bir roman bu.
Bu yazıda en çok Shakespeare var galiba. Rachel Ingalls’ın serbest bir Fırtına uyarlaması olan Bayan Caliban’ında ev işlerinin tekdüze akışı ve evliliğindeki eşitsizliğin yıkıcılığı içinde yaşayıp giden bir kadını okuyoruz. Dorothy günün birinde denek olarak kullanılmak üzere hapsedildiği bilim kurumundan kaçan devasa yaratık Larry ile karşılaşıyor. Bu karşılaşma onları başka türlü, dokunaklı bir aşka sürükleyecek, Dorothy’nin görünmez yaraları Larry’nin dokunuşlarıyla şifa bulacaktır. Okura da geleneksel evlilik kurumunu ve gerçek canavarın kim olduğunu sorgulamak kalacaktır.
Tek bir dizeden fışkıran hayatın peşine düşmek
Hiçbir roman dokunulmaz ya da kutsal değil. O yüzden yeniden yazımlarda dilin, karakterlerin, atmosferin hatta türün bile değiştiği olabiliyor. Bu türden yapıtlarda orijinal yapıtın sadece bir bölümü alınıp o minicik kısımdan hareketle yepyeni bir hikâye üretilebiliyor. Kimsenin hatırlamadığı bir yan karakter yeni versiyonda esas karakter olabiliyor mesela. Hele bu yeni roman usta bir edebiyatçının elinden çıkmışsa, nasıl derler, “tadından okunmuyor”. Bir iyi tarafı daha var bunun, tamamen yepyeni bir yapıtla karşı karşıya olduğunuzu hissediyorsunuz, zevkini çıkarmak için orijinal yapıtı okumuş olmanız bile gerekmiyor.
Tıpkı Ursula K. Le Guin’in Lavinia’sı gibi. Le Guin, Vergilius’un Aeneas’ındaki birkaç dizeyi alıp koskoca bir romana dönüştürüyor. Le Guin’in ses verdiği Lavinia karakteri adını taşıyan kitapta diyor ki: “Varlığım yüzyıllar boyu sürecekse eğer, en azından bir kerecik ortaya çıkıp konuşmam gerekir. Şairim bana uzun ama küçük bir hayat verirken hiç söz hakkı tanımadı. Oysa benim bir alana ihtiyacım var, havaya ihtiyacım var.”
İşin en güzel yanı, yeniden yazımlara kaynaklık eden yapıtların çoğunlukla yüksek edebiyatın temel taşları olması. Sözgelişi Jane Smiley’nin Pulitzer ödüllü Bin Dönüm’ü çağdaş bir Kral Lear uyarlaması. Bu kez olaylar Iowa’da dev bir çiftlikte, otoriter bir baba ile üç kızı arasında geçiyor. Tabii Shakespeare’in tragedyasında evlatlar babalarına güç ve para uğruna ihanet ederken hikâyesine ensest, tecavüz ve benzeri ağır konuları dahil eden Smiley’nin yeniden yazımında sebep çok daha acı, çok daha karanlık…
“Bir sonraki bölümde olacakları sezebiliyorum” duygusu
Bazı yeniden yazımları okurken şahane bir aşinalık hissi kaplıyor içimizi. “Bir sonraki bölümde olacakları sanki sezebiliyorum,” diyoruz kendi kendimize… İlk sevgilimizle yıllar sonra bir kez daha buluşmuşuz gibi. Karşımızdaki aynı insan, kabul ama görüşmediğimiz yıllar içinde tavırları, konuşması ve zevkleriyle tepeden tırnağa değişmiş. Gene de göz göze geldiğimizde içimiz içimize sığmıyor, suratımıza geniş mi geniş bir gülümseme yayılıyor. Sanki gene on yedi yaşındaymışız ve… en sevdiğimiz romanı yeniden okuyormuşuz gibi.
Tom Stoppard’ın Hamlet’teki çok küçük iki karakteri merkeze taşıdığı Rosencrantz ve Guildenstern Öldü oyunu ya da Michael Cunningham’ın Virginia Woolf’la Clarissa Dalloway’i farklı zamanlarda buluşturduğu Saatler romanı ilk aklıma gelenlerden. Seth Grahame-Smith’in Aşk ve Gurur ve Zombiler’i de günün gözde trendlerine uyumuyla dikkat çekiyor. Peter Sís’in Ferîdüddin Attâr’dan uyarladığı Kuşlar Meclisi ise harikulade bir çocuk kitabı.
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest