Egoist okur

USTAM VE BEN: Yakılan tüm kitaplar adına bir ağıt

Aşağıda kitap kurdu ve editör arkadaşım Aycan Aşkım Saroğlu’nun Elif Şafak’ın yeni romanı Ustam ve Ben’le ilgili yazısı yer alıyor…

Gülenay Börekçi

Romandan bir bölüm okumak için… 

elif safak egoistokur ustam ve ben

Arzın merkezine inşa edilen bir roman

“Her adımda kendini inkar eden, her mahallede mizaç değiştiren, aynı anda hem nikbin hem bedbin” olan şehr-i İstanbul’da, tarihin en görkemli imparatorluk kesitlerinden Kanuni zamanında akan bir dostluk, aşk ve adama hikayesi.

Sadece İstanbul’un değil bütün imparatorluğun siluetine damga vuran Sermimar Sinan’ın ruhunun, emeğinin, büyüsünün işaretleriyle geçen bir zamanda yaşanan; kalbin ağrılarını hafifleten, hayata bağlanmayı kuvvetlendiren, yalnızlığımızı alan, içimizi sıcaklık ve inançla dolduran, koşulsuz sevmenin anlatıldığı farklı bir bağlılık öyküsü de diyebiliriz…

Tabii ki sadece bu kadar değil; tarih dediğimiz bir dönemi, sıradan insanların hikayeleri aracılığıyla canlı kanlı hale getiren ve böylece hayatı biraz daha anlamamızı sağlayan bir anlatı elimizdeki. Tamamen içinde kaybolarak kendimizi bulduğumuz bir roman.

Elif Şafak’ın son romanı Ustam ve Ben hikayeler içinde hikayeler, karakterler içinde karakterler, anlar içinde anlar barındırıyor…

Ama yine de baştan baksak şöyle deriz: Sultan Süleyman’a Hint Şah’ı tarafından gönderilen az bulunur bir beyaz yavru fil ile ona Çota adını veren ve kaderin cilvesiyle filbaz olan yetim, gariban ama gönlü ve yeteneği bol Cihan’ın yolculuğudur bu, hep aynı şehirde süren…

Sultan Süleyman’ın “Ne ihtişamlı hayvan ama kuyruğu pek uyduruk. Allah bize kudretlilerin bile zayıf yanları olduğunu hatırlatmak istemiş” dediği o güzeller güzeli Çota, Cihan için cihan kadar sonsuzdu. Gerçi Cihan gene de içinden onun için geçirdiklerini diyemezdi kudretli padişaha. Hem… “İmkan olsa ona fillerin sadece ebat olarak değil, kalben de azametli olduklarını anlatmak isterdi. Nice hayvanın aksine hayatı da ölümü de idrak edebilirlerdi. Bir yavrunun doğumu ya da ihtiyar bir filin vefatı halinde merasimleri bile vardı. Aslanlar yırtıcı, kaplanlar heybetliydi; maymunlar zeki, tavus kuşları göz alıcıydı ama bir tek filler bu sıfatların hepsine birden aynı anda vakıftı.”

Gerçek karakterlerle hayali ama kuşkusuz ki benzerleri yaşamış karakterlerin birbirine geçtiği alabildiğine zengin bir hikayenin farklı yüzleri, binbir insan huyu bir arada bir öykü Ustam ve Ben. Aşk, yalnızlık, intikam, öfke, güç, hırs, sevgi, şefkat ve mucize… Mihrimah Sultan’dan Çeribaşı Balaban’a, Hürrem Sultan’dan Hesna Hatun’a, Rüstem Paşa’dan Kaptan Garreth’e, Aslanbaz Olev’den dilsiz Yusuf’a, Lütfü Paşa’dan Müneccim Takiyeddin’e, Sultan Süleyman’dan Sultan II. Selim’e, Davud’dan Nikola’ya, Karanfil Kamil’den Sokollu’ya, yeniçerilerden fahişelere, tüccarlardan dilencilere, ustalardan kalfalara, yapanlardan çalanlara birbirinden değişik ruhların, karakterlerin, arzuların, hırsların, sevgilerin, ihanetlerin ve yardımların birbirine karıştığı, bütün kaderlerin birbiriyle kesiştiği muazzam bir dünya…

Ama her şeyin merkezinde yine aşk var. Mimar Sinan’ın, sanatına duyduğu aşk en başta. O aşk ki bir ömürde bir şehri baştan başa yazabilmiş: “İster küçük ister büyük ister selatin cami, ister basit bir mahalle çeşmesi olsun, yaptığın her binanın altında farz et ki kainatın kalbi atmakta. Sen Arzın Merkezi’nin üstüne inşa ediyorsun”…

İster bir yapı inşa et, ister bir mektup yaz, ister bir adım at, ister bir hikaye anlat, eğer yaptığın her işle arzın merkezinin kalbinin kapısını çaldığını hissediyorsan bütün varoluşun, yaşamın, yaptıkların ve yapmadıkların değişmez mi? Başka anlamlar katılmaz mı hayatına? O zaman her yaptığına bir başka gözle, elle ve ruhla dokunmaz mısın? İşte Sinan buna inanıyordu, inandığı için de her yaptığını ölümsüz kılabildi. Yıkılanların önünde durmaya gücü yetmediği zaman yılgınlığa kapılmadan bir sonrakini inşa ederek yok etmenin karşısında yapmakla durmayı seçti. Kuşkusuz ölümsüz olmanın ve inanmanın yegane tezahürü de bu tutumdu. Elif Şafak, soluk soluğa okunan, bitmesin istenen bu cümbüşlü ve heyecanlı hikayenin içinde akan Sinan figürünü tıpkı Sinan gibi öyle güzel inşa etmiş ki kitabın ayrıntılarında Sinan’ı keşfetmek zaten başlı başına bir serüven.

Ustam ve Ben’de üzerine düşünebileceğiniz çok hikaye, çok katman var. İçinizden o kadar çok insana yakınlık duyuyorsunuz ki ve tarih o yaşayan kahramanlar üzerinden öylesine capcanlı ve ruhu anlaşılır biçimde ortaya konuyor ki, birçok başka hikayeyi merak ediyorsunuz. Mesela Çeribaşı Balaban başlı başına öyle muhteşem bir roman karakteri ki… Tıpkı bizim şu anda farkında olmadığımız gibi, tarihin en mühim kesitlerinden birinde yaşadığının farkında olmayan onca insanın aracılığıyla tarihi -ve aslında şimdiyi de- çok daha iyi anlayabiliyoruz.

Bir insanla bir hayvanın dostluğu o kadar ince bir dostluktur ki, bazen bir insanla bir insanın dostluğundan daha bağlayıcıdır. Koşulsuzdur çünkü… Koca dünyada bir başına kalmış ve kendini, dev bir filin dev kalbine bağlamış Cihan, Çota sayesinde hayata tutunuyor. Bir de ustası Sinan ve “gözleri dere diplerindeki çakıl taşları gibi ışıldayan” Mihrimah’a duyduğu aşk var elbette…

Kitapta hangi birinin altını çizeceğimi şaşırdığım sayısız dalış var, hepsi birbirinden etkileyici. İnsan ruhunun ayrıntılarına birkaç cümleyle dalabilme ve birkaç satırda bir resmi tamamlayabilme ustalığıyla yazmış bu kitabını da Elif Şafak. Kitap çiziklerle dolu oluyor haliyle; okurken birçok hikayeye yakın hissediyorum kendimi. Ama astrolojiye âşık biri olarak beni en etkileyen bir sahneyi paylaşmak isterim bu yazıda.

Müneccimbaşı Takiyeddin’le ilgili olan hikaye ve Rasathane’nin yapılışı ve yıkılışı tek kelimeyle kalbimden yaraladı beni. Kanuni’nin müneccimbaşısı Takiyeddin, öyle bir üstat ki Süleymaniye Külliyesi’nin yapımına başlamak için ona danıştıklarında zayiçesine sorup Aslan burcunun 22 derecesini öneriyor. Astroloji bilen biri olarak söylüyorum; Aslan burcunun yönetici gezegeni Güneş’tir ve güneş astrolojide kraliyeti, ihtişamı temsil eder. Sabit, yani kolay yıkılmaz, değişmez bir burçtur Aslan ve Süleymaniye de yapımına en azından astrolojik olarak ruhuna uygun, mükemmel bir zamanda başlanmış bir eserdir. Yaşamasına izin verilseydi Rasathane kuşkusuz Osmanlı’ya da, bu topraklarda yaşamış, yaşayacak birçok insana da bambaşka bir hayat perspektifi verecekti. Kitapta onun yapımı ve yıkımı çok güzel anlatılmış… İçimize işliyor bir ümidin, bir medeniyet hayalinin, bir ufkun cehalet ve kıskançlık yüzünden yıkılışı… Hele o sahne yok mu o sahne; Cihan’ın, ustası Sinan’ın arzusuyla, yıkılmazdan önce yakılacak kitapların hiç değilse bir kısmını kurtarmak için gizlice Rasathane’ye girdiği ve yüzlerce, binlerce kitabın “beni de kurtar” diye çığlıklar attığı o tüyler ürperten bölüm… Elif Şafak’ın Ustam ve Ben’i yakılan bütün kitaplar adına bir tür ağıt aynı zamanda.

Yaptığı her eserde bir kusurlu yan bırakan Sinan’ın Süleymaniye’sinde Cihan’ın bir dalınç hali de muhteşem anlatılmış…Bir zamanlar henüz bir üniversite öğrencisiyken kalbimdeki kederi atmak için gittiğim Süleymaniye’de benzer bir dalıncı yaşamış ve hafiflemiş, bütünleşmiş olarak çıkmıştım o içinde mucizeler taşıyan camiden… Nitekim Cihan da şöyle anlatıyor o ruh halini: “O gün akça pakça, topak topaktı bulutlar. Öylesine yakındılar ki neredeyse uzanıp gıdıklayabilirdi. Yukarı bakınca dallardaki yeşilin gök kubbenin maviliğine aktığına tanık oldu. Adeta sıvıydı renkler. Hatta bütün cisimler. O an kendini Cihan olarak değil, minnacık bir katre olarak değil, kainat olarak gördü. Taşıdığı ismin manasına erdi. Ufacık ve önemsiz bir oğlan değil, koskoca ve bitimsiz cihan idi.”

Cihan’ın San Pietro Katedrali için söylediği sözler Sinan’ın muhteşem eseri Süleymaniye için de geçerli: “Cihan’ın gözlemlerine göre hangi dinden olursa olsun, ibadethaneler ikiye ayrılıyordu. Semaya uzanmaya çalışanlar ve semayı toprağa yaklaştırmaya uğraşanlar… Birinciler insanı Tanrı’ya götürmeyi, ikinciler Tanrı’yı insana getirmeyi amaçlıyordu. Nadiren her ikisini aynı anda yapabilenler de çıkıyordu; San Pietro gibi.”

Romanı okuduktan sonra Süleymaniye’ye yeniden gitmek isteyeceğinize eminim. Hem bu gidişinizde daha önce fark etmediğiniz bambaşka bir şeyi göreceksiniz kuşkusuz, çünkü artık ruhlar bu kitaptan çıkıp sizinle konuştular.

Ustam ve Ben, sayısız renk ve aşkın içiçe geçtiği şahane bir serüven. Bir romanın taşıyabileceği tüm vaatleri yerine getirecek güce sahip. Cihan’ın hakiki kitaplar ve okuma üzerine yaşadığı muhteşem deneyimi anlatırken değindiği o güce: “Saray mimarlarının Vefa’da bir kütüphanesi vardı. Yıllar içinde orayı da pek çok kez ziyaret edecekti Cihan. Ama Simeon’un köhne evinde; mürekkep, kağıt, tirşe, balmumu ve ekmek kokularıyla sarılı halde, bir kitaba burnunu gömerek herkesi ve her şeyi unutmanın, unutabilmenin verdiği hazzı hiçbir şeyden alamayacaktı. Aşk gibiydi okumak da.”

Aycan Aşkım Saroğlu

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of