Egoist okur

Yaşlılar, çocuklar, hastalar ve yalnızlar için OKAN BAYÜLGEN

Okan Bayülgen bugünlerde hiç olmadığı kadar sakin bir hayat sürüyor ve sadece ona haz veren işleri yapıyor. Öykü yazıyor mesela. Sonra Franz Kafka ve Stefan Zweig’ın yapıtlarını, Goethe’yi radyodan sesli olarak okuyor. Bir yandan da yayıncılıkla flört ediyor. Makinakafa adlı küçük bir edebiyat blogu bile açtı. (Haberini buradan vermiştim.) Bir de tabii her zaman olduğu gibi tutkuyla fotoğraf çekiyor. Röportajımızda bütün bunların yanı sıra, onu “en çok kazanan fotoğrafçı” yapan sırrını anlattı… Yanlış anlaşılmasın, büyük ve kirli bir sır değil; tam tersi fotoğrafın güzel ve saf günlerine dönüş umudu taşıyan bir sır…

Gülenay Börekçi

Not: Okan Bayülgen’le çok daha uzun bir röportaj yaptık aslında ve o haliyle Habertürk’te yayınlandı. Sadece Egoist Okur’da yayınlamak için aradan bazı bölümler seçtim. Tamamını okumak için buraya bakabilirsiniz.

Radio

Uzun süredir şov dünyasının ne içinde ne de tamamen dışında bir hayat sürüyorsunuz. Araya mesafe koymak insanın yanlış giden şeyleri daha net görmesini sağlıyor mu?

Şu yanlış gidiyor, bu yanlış gidiyor diye ahkam kesecek halim yok. Şov dünyasında her şey şov dünyasına uygun olarak gidiyor. Bense başka bir yere gidiyorum.

Niçin böylesini tercih ediyorsunuz?

Demet Akalın, Serdar Ortaç, Nejat İşler ve bazı dizi oyuncularıyla futbolcuların farklı farklı semtlerde sürdürdükleri hayata ve gittikleri mekanlara gazeteler “şov dünyası” diyor, böyle bir imaj oluştu artık. Ben o dünyanın hep dışındaydım. Dışında kalmaya da devam ediyorum. Şov dünyası denen şey beni ilgilendirmiyor. Los Angeles’ta da yaşasam, ödüllerin dağıtıldığı salonlardan uzak kalırdım. Çünkü insanın ya üretimini dejenere ediyor bunlar ya da doğrudan kendisini… İlgilenmiyorum. Benim sevdiğim şey yayıncılık ve yaptığım işleri insanlara hızla göstermek… İşimi bitirince de kaçıp gitmek istiyorum.

Sinemaya ara vermenizin sebebi ne? Sanki aranızda bir küskünlük, kırgınlık var gibi. Neden böyle?

Sinemayla karşılıklı bir kavga etmiş ve bozuşmuş değiliz. Hem zaten sinemaya ara verilmez, sadece ara sıra film yapılır. Çok da film yapılmaz. Yapılırsa tadı kaçar.

Televizyoncu olarak niçin bu kadar özlendiğinizi düşündünüz mü peki?

Eskiden özlenmeye inanmazdım. Şöyle düşünürdüm: Bir talep yaratıyorsanız, var olursunuz televizyonda. Hiçbir şey bir gereklilik yüzünden orada değildir, çünkü televizyon gerekli bir şey değildir. Çok ahlaklı değildir, çok kültürlü değildir, çok lazım değildir… Televizyon aptalca bir eğlencedir ve iyidir. Ama o aptalca eğlencenin zeka seviyesini biraz yükseltirseniz, daha da iyidir.

“Eskiden” diye başladınız, sonra ne oldu?

Önceki sene gördüm ki, “Yalnız kalmayacaksın” mottosuyla haftada 5 gece arkadaşlarımla birlikte yaptığımız yayınları televizyonun asıl seyircisi olması gereken insanlar izlemeye başladı. Her zaman söylediğim gibi, yaşlılar, hastalar, çocuklar, yalnızlar… Genç olduğu halde kendini yalnız hisseden ve sıkı şeylerle vakit geçirmek isteyenlerin sayısı da artmıştı sanki. Ya da belki artık çok fazla insan kendini yalnız, asosyal hissediyordu. Bugünün toplumunda normal! İşte onlar beni özlüyor.

Ne hissediyorsunuz bu durumda?

Özlenmek beni mutlu ediyor. Bir resim çizersin ya da bir film çekersin ya da bir kitap yazarsın… Ya da televizyonda bir program yaparsın. Televizyondaki program tabii ki sanat değil, diğerleriyle boy ölçüşemez. Bu konuda her zaman tevazu içinde olduğumu da herkes bilir. Ama işte böyle şeyler yaparken bireysel olarak birisine ulaşırsın ve haberin bile olmadan onunla arkadaşlık etmeye başlarsın. Seni izleyen kişi samimiyetine inanıyorsa, karşısında dosdoğru bir adam görüyorsa, bu iyidir. “Bu adam benim arkadaşım olsun” demişse, seni göremediği zaman özlemeye de başlar. Bu da iyidir! Gururlanmaya, havalara uçmaya, kendini bir halt sanmaya gerek yok, bir halt değilim ben ama arkadaşlığımı seven izleyicilerim var, bu da beni çok mutlu ediyor.

Makinakafa adında küçük bir edebiyat blogu açtınız, satır aralarında devamının da geleceğini vadediyorsunuz. Yayıncılıkla flörtünüzden bahseder misiniz? Bir yayın evi kurmak istediğinizi okumuştum…

Yayıncılıkla olan flörtüm gayet güzel gidiyor. Hem kendi öykülerimi seslendiriyorum hem de dünya klasiklerini… Şu sıralar “Okan Bayülgen Format Atıyor!” turnesi içinde üniversite radyolarıyla bir araya geliyorum, radyoyu insanlara anımsatmak için. Çünkü eğer işler böyle giderse, 2016’da radyolara reklam pastasından hiçbir şey düşmeyecek. Reklamcılardan bir ses çıkmazsa radyolar kendilerini toparlayamayacak.

Sonuç ne oldu?

Aslında bu turneyi başlatırken kimseden destek istemedim. Dipten gelen dalgalar halinde sosyal medyada yükselttim sesimi. Taksi şoförleri Kafka dinledi, Stephan Zweig dinledi, Goethe dinledi. Yakında Reşat Nuri Güntekin dinleyecekler. Dolayısıyla radyoda kitap okumak da, cuma günleri üniversitelerde şov yapmak da harikuladeydi. Kimseden “Allah razı olsun, bu işe dikkat çektin” diye bir teşekkür falan gelmedi gerçi. Hayır. Peki, kim toplandı radyo hareketinin etrafına? Tabii ki genç radyocular ve üniversitelerin iletişim bölümlerinde okuyan arkadaşlar… Radyoların yaşaması adına başlattığım bu hareket sadece neredeyse hiç radyo dinlememiş gençlerin dikkatini ve ilgisini çekiyorsa, batsın bu radyolar gerçekten! O FM bandındaki kanalları da üç beş arkadaş harçlıklarını birleştirerek gençler alsın.

Radyoda kitap okumak için ilkin neden Kafka’nın Dönüşüm’ünü ve Zweig’ın Satranç’ını seçtiniz?

Siz hangi yazarları isterseniz, onları da okurum, merak etmeyin. Kafka ve Zweig benim ilgimi çeken yazarlar. Dönüşüm ve Satranç’a gelince; onları seslendirmekten hoşlanacağımı biliyordum. Müthiş tercümeleri vardı, bir de okurken beni zorlayacak anlam kargaşaları… Yani benim için altından kalkılması güç romanlardı. Herhangi bir televizyoncu olsaydım, “Halk bunu anlar” diye düşünerek şu günlerde çok beğenilenlerden bir aşk romanı seçebilirdim. Öte yandan halkımız Allah’a çok şükür, televizyoncuların düşündüğünün aksine her şeyi çok güzel anlıyor, her şeyi çok güzel takip ediyor. İsterseniz taksi şoförleri ve beni dinleyen insanlara sorun, bakın bakalım anlıyorlar mı, anlamıyorlar mı?

Yıllardır kameranın önündeydiniz. Sizin için seyredilmenin rahatsız edici olduğu zamanlar var mıydı? Fotoğrafçılığı seçmeniz artık seyreden de olmak arzusundan kaynaklanıyor olabilir mi?

Ben hem seyredenim hem seyredilenim, hem fotoğrafçıyım hem fotoğrafı çekilenim. Çocukluktan kalan burun karıştırma adetim var, o yüzden insanların her yerde gözlerini dikip bakmaları beni rahatsız ediyor. Ve bazen sadece bir gözlemci olarak dolaşmak, yaşamak ya da sadece köşemde oturmak istiyorum. Gittiğim lokantalarda, kıraathanelerde ve kafelerde hep evime en yakın, içinde en az insan olan ve en karanlık mekanları tercih ediyorum. Çünkü sosyalleşmek istemiyorum. Kendi başıma kalıp kitabımı okumak istiyorum.

Aktörlük, radyoculuk, televizyonculuk… Şimdi fotoğrafçılık. Başka işler de yaptınız, şarkı söylediniz, gitar çaldınız… İçinizde ukde kalan ne var? Gelecekte başka neler yapacaksınız?

Survivor’a ve Ben Buradan Atlarım’a katılmak istiyorum. Bu iki dileğimi de gerçekleştirirsem artık dünya üzerindeki ödevimi tamamlamış olacağım.

“Hâlâ tüm fotoğrafçılardan daha çok kazanıyorum”

“Fotoğrafçıların pek sahip olamayacakları, aslında olmak da istemeyecekleri büyük formatlı, pahalı kameralarla ve analog yöntemlerle, dijital üçkağıt yapmadan çalışıyorum ben. Bu sergide mesela doğal, siyah beyaz fotoğraflar çektim. İlk bakışta şok edici olan ama iki dakika baktığınızda size tiksinti verecek kadar sıradan fotoğraflar yaratmadım. Sıradan görünümlü derin fotoğraflar çekmeye çalıştım. Duvarınıza asınız ve ruhunuz bütün o üçkağıtsız şeyi alsın, içsin istedim. Yoksa kahverengi suratlı ve kahverengi vücutlu kadınlar, kontrastı ve keskinliği yapay olarak artırılmış fotoğraflar çekmek de, onları Photoshop’lamak da zor değil.”

“Fotoğrafçılığın değil ama fotoğrafçıların sonunu getirenler 17-18 yaşında bebeler. Herhangi bir tarzı birkaç dakika içinde Photoshop’ta taklit edebiliyorlar. Yıllar önce birçok fotoğrafçı arkadaşımı bu dijital fotoğraf işi konusunda uyarmıştım. Ama pintilikten, yani daha az film kullanmak yahut hiç kullanmamak adına dinlemeyip girdiler. Şimdi dünyadaki hiçbir fotoğrafçıyla bir diğeri arasında üslup farkı kalmadı. Ayrışabilenler sadece benim gibi analog çalışanlar. Profesyonelleri ayrıştıramıyorsanız, onlara para ödemenize de gerek yoktur. Dijitale geçen fotoğrafçıların hiçbiri artık para kazanamıyor. Yaptıkları işi 16-17 yaşındaki bebeler de yapabiliyorsa, neden para ödensin ki onlara? Dolayısıyla ben hâlâ tüm fotoğrafçılardan daha çok kazanıyorum.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of