Egoist okur

Murat Bardakçı Neslişah Sultan’ı anlatıyor: “O güzel, entelektüel, âlicenap Türk prensesi”

Sarayda başlayan bir hayat… Farklı ülkeler ve farklı zamanlarda bir değil, iki kez uğranan sürgün…

Debdebe ve şâşaâ dolu günlerde mücevherlerin en parıltılısı, giyim-kuşamın en gözalıcısı… Sahip olunan tek elbise kullanılmayacak kadar eskiyince mektebe bile gidememek.

Çok uzak ve yabancı bir memleketin first lady’liği… Askerî mahkemelerde çatık kaşlı hâkimlerin ürkütücü sorgu sualleri…

Krallarla, siyasetçilerle, dünyaca ünlü sanatçılarla senelerce devam eden zevkli dostluklar… Evinin defalarca basılması, çocuklarının oyuncaklarına kadar her şeyine el konulması…

Gazeteci yazar Murat Bardakçı yeni kitabı “Neslişah”ta birkaç ömrü dolduracak kadar muazzam bir hayat hikayesi anlatıyor. Neslişah Sultan’ın görkemli hayatı hem Osmanlı İmparatorluğu’nun fırtınalı geçen son günlerine tanık ediyor okuru, hem de Cumhuriyet’in kuruluş sürecine… Kitabın en önemli özelliği ise şu: Literatürümüzde, Osmanlı Hanedanı’nın bir mensubuyla konuşularak yazılmış bir biyografi şimdiye kadar yoktu. “Neslişah” bir ilk.

Kitap Neslişah Sultan’ın tek başına geçirdiği ve geçmişin hayalleriyle; “Şahbaba”sı Sultan Vahideddin’le, büyükbabası Halife Abdülmecid Efendi’yle, annesi Sabiha Sultan’la, anneannesi Nâzikedâ Kadınefendi’yle hayalinde de olsa buluşup hasret giderdiği bir günle son buluyor. Neslişah Sultan o gün bir ara pencereden dışarı bakıp göğe yükselen ince minareleri, zarif kubbeleri, görkemli sarayları, şehrin çok değişmiş olsa bile zarafeti hâlâ hissedilen siluetini fark ediyor ve kendi kendine şöyle diyor: “Güzel olan ne varsa dedelerim yapmış!”

Ben Murat Bardakçı’yla röportajımıza insanın içine oturan o cümleyle başlamak istiyorum…

Gülenay Börekçi

neslisah sultan murat bardakci egoistokur gulenay borekci 1

Kitabınızın sonunda Neslişah Sultan, “Güzel olan ne varsa dedelerim yapmış” diyor. İnsanın içini parçalayan o cümlede bir yanlışlık bulmaya çalışıyorum ve başaramıyorum…

Bulamazsınız. Türkiye Cumhuriyeti 80 küsur yıllık tarihinde tanıtımını hâlâ 16. yüzyıla ait eserlerle yapıyorsa, Neslişah Sultan son derece haklıdır. Her inkılap, meşruiyetini kanıtlamak için tabiatıyla kendinden önceki rejimi kötüler. Aradan bir süre geçince de geçmişi sahiplenir, çünkü devlette esas olan devamlılıktır. Fakat bizde öyle olmadı, biz reddi miras yoluna gittik. Bir kesim, geçmişi kötüleyerek güç elde etmeye çalıştı. Sayıları son yıllarda epey azalmış da olsa hâlâ var onlardan. Çelişki şurada: Reddettikleri geçmişin üzerine aynı değerde yeni eserler koyamasalar da iş tanıtıma gelince eskinin üretiminden, yani bu ülkenin kültürel hazinelerinden medet umdular.

Neslişah Sultan hayatı boyunca basına sadece iki kez açıklama yaptı. Birincisi, Sultan Vahideddin’in mezarının İstanbul’a getirtilmesi söz konusu olduğunda. İkincisiyse, Şehzade Osman Ertuğrul Efendi’nin 23 Eylül 2009’daki vefatından sonra… “Osmanoğulları bundan böyle sadece bir aile olarak vârolacaktır” demişti o zaman. Onu, bu kitap aracılığıyla konuşmaya sevkeden şey neydi?

Belirli bir sebep yok. Ben senelerdir yazmak istiyordum, o da “yazma” diyordu. O kadar ısrar ettim ki, sonunda “yazacaksan, bari ben hayattayken yap bunu” dedi.

Size güvenmesinin sebebi neydi?

Başta Neslişah Sultan olmak üzere, hiçbir hanedan mensubuyla ilişkimde gazeteciliğimi kullanmadım, herhalde ondandır. Hiçbiriyle gazetecilik sıfatımla tanışmadım, ilişkilerimde de gazeteciliğimi kullanmak aklımın ucundan geçmedi. Bir günlük yazıya dostluk feda edilmez diye düşündüm hep. Bunu yapmazsanız, o çevrelere giremezsiniz zaten.

Avrupa aristokrasisini az buçuk tanıyoruz. Oysa Neslişah Sultan da dahil olmak üzere Osmanlı Hanedanı mensupları bizim için meçhul…

Avrupa’dakilerin de kim olduklarını bilmiyoruz aslında. Bir-ikisinin isimlerini duyuyoruz, o kadar. Popüler kültüre girdikleri, kitaplara filmlere konu oldukları zaman tanıyoruz onları sadece. Bizdekilerin kabuklarından çıkmamalarına gelince, bu tamamen kendi tercihleridir. Bugün dergilerde fotoğraflarını gördüğünüz insanların çoğu gerçek sosyete değildir. Çoğu yeni zengindir, etrafta görünmeye, sahip olduklarını sergilemeye bayılırlar. Türkiye’nin gerçek sosyetesi, aristokrasisi basına çıkmaz.

Bizim aristokrasimizin bir tarifini yapar mısınız? Nasıl insanlardır, zenginlik seviyeleri nedir?

Görgü, kültür ve şıklık bakımından Avrupa’dakilerle yarışacak seviyededirler. Fransızca konuşurlar. Hepsinin zengin olduğu söylenemez. Zenginlik ölçüsü değişti son yıllarda. Eskiden bir yazlığınız, bir kışlığınız varsa, evinizde bir aşçı, bir de hizmetçi çalışıyorsa, zengindiniz. Şimdi ise zenginlik milyon dolarlarla ölçülen bir şey. Bizim aristokrasimizin bu denli zengin olduğunu söyleyemeyiz ama hepsi son derece görgülü ve zariftir.

Geçmişleriyle, dedeleriyle son yıllarda yakından ilgilenmemiz konusunda ne düşünüyorlar? Televizyon dizileri, popüler tarih kitapları çıkıp duruyor. Bu konuda büyük bir ihtiyaç varmış ama biz bunu yeni fark ediyormuşuz gibi…

“Ne düşündüklerini ben bilemem, bunu onlara sormanız gerek.”

Peki siz ne düşünüyorsunuz?

Açık söyleyeyim, ortadaki alakanın sorumlusu benim, ben başlattım hepsini. Özellikle de “Son Osmanlılar” ve “Şahbaba”yı yazarak… O zamana kadar sağ kesimden çıkan tek tük bazı kitaplar vardı ama tarihimizi popüler hale getiren ben oldum. Olması gereken bir şeydi. Olup bitenleri bilmemiz gerek.

Eskiden iki bakış açısı vardı: Osmanlı İmparatorluğu ya yüceltilir, ya yerin dibine sokulurdu. Siz bu anlamda tarih algımızı değiştirenlerdensiniz…

Reddi miras yaparak geçmişimizi hasıraltı etmemizin yarattığı büyük bir boşluk vardı. O boşluğun dolması gerektiği anlaşıldı. Aristokrat dendiğinde, Monako Prensesi Caroline geliyordu akla. Senin de prensesin var, niçin tanımıyosun onu? Fakat şimdiki popülerliğin iyi bir popülerlik olup olmadığı ayrı bir konu. Çok yanlış bir şey oldu, Türkiye televizyon dizilerinden öğrenmeye başladı tarihini. Böyle şey olmaz! İyi tarafı yok mu? Eh, unutmaya çalıştığımız, yok saydığımız bir dönemi nihayet kabullendik.

Kitaptaki en hazin şeylerden biri, 155 hanedan mensubunun bir gecede, iki gecede, on gecede sahip oldukları her şeyi bırakıp gitmek zorunda kalması. Ana rahminden kopar gibi. Hazırlıklı mıydılar, gafil mi avlandılar?

Hanımlar bilmiyordu belki ama erkeklerin çoğu, sonun yaklaştığının farkındaydı. Ama tedbir alacak durumda değillerdi, çünkü paraları yoktu. Oturdukları evler bile onlara ait değildi. Sarayların padişahın malı olduğu sanılır, aslında lojmanda kalır gibiydiler.

Anlatılan şaşaa hikayeleri doğru değil o halde…

Sultan Vahideddin tahta çıktığında kızı Sabiha Sultan, elbiselerini ters yüz ediyor, para yok. Bazılarının tek tük mücevherleri var ama onlar da Kaşıkçı Elması gibi kıymetli şeyler değil. Geri kalan her şey devlete ait; tacın malı.

Bu toprağı terk ettiklerinde çok sıkıntı çekmişler. Neslişah Sultan, “kovulduğumuz gece” diye anlatıyor…

Tek servetleri, hükümetin verdiği 1000 İngiliz pounduydu. Ticaretten anlamıyorlardı. O kadar dünyadan habersizlerdi ki avukatları çoğunu dolandırmış. Adam, 10 bin liraya satılan evi 500 liraya sattığını söylüyor ve kalan parayı cebe indiriyor. Vahideddin’in tabutuna bile haciz konmuş. Bir zamanlar imparatordu ama cesedi 1,5 ay bekletildi. Bunlardan haberimiz olmadı, çünkü “Hanedan sizi şöyle sömürüyordu, böyle sömürüyordu” demek işine geliyordu Cumhuriyet’in. Halbuki hiçbir padişahın hazineden herhangi bir değerli şeyi almaya yetkisi yoktu. Merasimde takacağı mücevheri alacaksa, makbuz yazılıyor. Sürgündeyken ailelerini yaşatmak için ellerinden gelen tek şey sahip oldukları üç beş parçayı satmaktı, onlar da birkaç yıl dayandı.

Neslişah’ın halası Seniha Sultan sokakta yatıp kalkmaya başlıyor. Hatta bir Fransız onu dilenci zannedip sadaka niyetine para veriyor, o da acı bir tebessümle kabul ediyor.

Kelimenin tam anlamıyla sürünüyorlar parasızlıktan. Bir tanesi Amerikan askerî mezarlığının bekçiliğini yapıyor. Küçücük evlerde, iki odalı apartman dairelerinde yaşıyorlar, gittim gördüm hepsini.

Tarih için en küçük ayrıntılar bile önemsiz değil. Mesela Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan, Tahran Sarayı’na gelin gidebilir veya Mustafa Kemal’le evlenebilirmiş. Yani tek bir karar, tüm tarihimizi baştan aşağı değiştirebilirmiş.

Atatürk iki kez evlenmek istemiş Sabiha Sultan’la, ikisinde de reddedilmiş. Evlenselerdi, ne olurdu diye yorum yapmak istemiyorum. Tarihe, ihtimaller üzerinden bakılamaz.

Ama şunu sorabilirim: Niçin evlenmek istemiş, âşık mıymış?

Bilemeyiz. Belki Enver Paşa’yı örnek almak istemiştir. Enver Paşa bir sultanla evlendikten sonra yükselmişti çünkü. Ama şu var: Sabiha Sultan başkalarına benzemeyen, son derece zeki ve entelektüel biriydi. Şair Yahya Kemal, onun için “Türkçe’yi en iyi konuşup yazan kadın” derdi.

Neslişah Sultan’ın hikayesi çok acayip. Bir imparatorluğun son resmi temsilcisi olmasının yanı sıra sonradan yaşadıkları da öyle… Kaderinde farklı zamanlar ve farklı ülkelerde iki kez sürgün edilmek var. Kitapta, “Prenses olmak bir meslektir” diyor. Ne mesleğidir prenseslik, hangi becerileri gerektirir?

Neslişah Sultan gerçek bir prenses. Ailesi, onun üzerinde özellikle durmuş, ona bir kişilik, bir kimlik kazandırmak için titizlikle çaba göstermiş. Prenseslik mesleğinin şartları ağır. Ona şöyle denmiş bir bakıma: “Sen bir Türk prensesisin. Sevincini de kederini belli etmeyeceksin. Cebinde paran yokken de ihtiyacı olanlara yardım etmenin yolunu bulacaksın. Âlicenap olacaksın.” Neslişah Sultan ona uygun görülen kimliği hep muhafaza etmiş. Çocukluğunun ve gençliğinin ne kadar zor geçtiğini okudunuz. Elbisesinin eteği yamalı olduğu için mektebe gidemediği zamanlar var. Fakat mükemmel bir eğitim alıyor ve altı lisanı ana dili gibi yazıyor, konuşuyor.

Üç yaşında ayrılmasına rağmen Türkçesi kusursuz…

Çünkü evde Türkçe dışında bir dil konuşmasına izin verilmiyor. “Kardeşimle aramızda Fransızca konuşacak olsak dayak yerdik” diye anlatıyor.

Sıklıkla vurguladığınız entelektüel kimliğinden söz eder misiniz?

Hanedanda hayranlık uyandıracak kadar entelektüel iki kişi tanıdım. Biri Neslişah Sultan’dır. İlber Ortaylı, “Prenses olmasaydı, dünya çapında bir siyasi tarih profesörü olurdu” der. Tanıdığım öteki büyük entelektüel ise, evvelki sene vefat eden Osman Ertuğrul Efendi’dir. Tabii Neslişah Sultan’dan daha şanslıydı o, çünkü sürgün edilmenin ne ağır bir şey olduğunu bilmedi. I. Dünya Savaşı’nın en başında, yani İmparatorluk yıkılmadan önce babasıyla Viyana’ya yerleşmişti. O sırada beş yaşındaydı.

Kitabınızda hem onun size anlattıkları var, hem de hanedan mensubu başka kişilerin mektupları, hatıratları… Hepsi çok etkileyici. Özellikle kullanılan dilin güzelliği bakımından… Kaybettiklerimiz arasında sadece saraylar ve camileri değil, dili de sayabilir miyiz? Kimse öyle mektup yazmıyor artık.

Buna “kultura” denir hanımefendi. Şimdi pek bulunmayan bir şey. Sözünü ettiğiniz belgeler yazıldığında Türk Dil Kurumu henüz Türkçe’ye musallat olmamıştı. Gerçek Türkçe konuşuluyor, yazılıyordu. Dilin canına okunması TDK’nın ortaya çıkışıyla gerçekleşti. Fakat o dönemle bu dönemi karşılaştırmanın pek manası yok. Geçmişi bugünün koşullarıyla değerlendiremeyiz.

Neslişah Sultan’ın geçmişte olanlardan ötürü kırgın olmadığını hissediyoruz. Ama ailede küskün olanlar varmış. Mesela Neslişah Sultan’ın 10 yaş büyük halası Dürrüşehvar Sultan’la ilgili bir olay çok etkileyici. İngiltere Kraliçesi’nin bir davetine katılıyor ve Başbakan İsmet İnönü’yle karşılaşıyor. İsmet Paşa onun elini öpmek için eğiliyor. Dürrüşehvar ise elini uzatmak yerine, boynundaki hanedan nişanını tutup Paşa’ya uzatıyor. Tıpkı Avrupa efsanelerinde vampirle karşılaşanların boyunlarındaki haçı göstererek kurtulmaları gibi…

Kendinizi Dürrüşehvar Sultan’ın yerine koyun; 14 yaşındasınız, yanınızda dadınız var, bebeklerinizle, oyuncaklarınızla oynuyorsunuz. Derken iki kişi size kovulduğunuzu, bir saat içinde evinizi terk etmek zorunda olduğunuzu söylüyor. Ayrıca onun karakteri Neslişah’tan daha farklıdır. Her neyse, sonuçta Neslişah Sultan, kırgın ve küskün olanlardan değil.

“Prenseslik zor meslektir”

Neslişah Sultan şimdi ne yapıyor?

Spora çok meraklı. Çok iyi ata biner, çok iyi kayak yapar. Dur durak bilmez, düşer, bir yerlerini kırar, gene pes etmez, ne bileyim, 80 küsur yaşında Ramses heykeline tırmanır. Sonra okur. Deli gibi okur. Her dilde okur. Mübalağa etmiyorum, entelektüel seviyesi hakikaten çok yüksektir. Dünyada olup bitenleri takip eder. Geç yatar, geç kalkar. Geceleri okuyamıyor artık ama sabahlara kadar haber kanallarını seyrediyor. Şu sıralar Mısır’da olup bitenleri takip ediyor özellikle. Eski dostları da vardır. Ara sıra onlarla buluşup sohbet ediyor. Kısacası, pek ortada görünmeden sürdürüyor hayatını.

“Prenseslik bir meslektir” kendi sözü. O hâlâ bir prenses mi, demek istediğim bu mesleği nhala titizlikle uyguluyor mu?

Prenseslik değiştirilebilecek, vazgeçilebilecek bir özellik değildir. Protokole çok dikkat eder. Ona kimse “Hanımefendi” diye hitap etmez. Geleneklere uygun olarak “Sultan Efendi” demelisiniz. Erkek olsaydı “Efendi Hazretleri” denecekti.

Protokolün gereklerini bilmeyenlerle karşılaştığı da oluyordur herhalde…

Olursa, üzerinde durmaz, unutur. Zaten yaşı ilerlediği için pek dışarı çıkmıyor artık. Nadiren çıktığınde da yakın dostlarının evine gidiyor. 90 yaşına basması şerefine Rahmi Koç’un verdiği davette İstanbul’un gerçek aristokrasisi vardı. Ağır protokol olan bir topluluktu. Tuhaf ve yapay konuşmalardan bahsetmiyorum, çünkü herkes gayet samimiydi, gırgır, şamata eksik değildi. Ama saygı çerçevesinde… Türkiye’de bugüne dek öyle bir doğum günü partisi kutlanmadı. İhtişamdan değil zarafetten bahsediyorum.

Kaç kişi kaldı hanedandan bugüne?

Sultan ve şehzade olarak 30-40 kişi. Beş yaşında olan torunlar dahil. Ama aralarında Neslişah Sultan ayarında biri yok. Dedim ya o çok başka, çok farklı. O bir prenses.

“Neslişah Hürrem’in torunu, cesareti bundan”

Neslişah Sultan çıtkırıldım bir prenses değil. Evliyken, Mısır Kralı Faruk’a kafa tutmuş. Cesareti prenses oluşundan mı geliyor, yoksa karakteri mi böyle?

Kral Faruk gittiği her evde beğendiği şeyleri alıp götürme hakkı görüyor kendinde. Bir gün Neslişah’ın evinde de Kanuni Sultan Süleyman’ın kılıcını görüp almaya kalkıyor. O da “Dedemin malı, vermem” diyor. Yanlış anlaşılmasın, kılıcı Abdülhamid, Mısır Hidivi’ne hediye etmiş. Şahsı adına değil, devlet adına. Ve kadere bakın ki Neslişah Sultan’ın Mısır’da gelin gittiği ailede duruyor. Cesaretine gelince; unutmayın ki Hürrem Sultan ile Kösem Sultan’ın torunu o. Onların kanından geliyor. Harem güçlü kadınların mekanıydı, dizilerde gördüklerinize aldırmayın, oradaki kadınların bazıları, imparatorluğun devamını sağlayacak kadar önemli işler yapmışlardır.

Ahmed Vehbi Efendi’nin sağ eli

“Neslişah”ta yakın tarihimizin önemli simaları da yer alıyor. Ahmed Vehbi Efendi bunlardan biri. 23 yaşındaki bu genç adam, Büyük Millet Meclisi’nin iki zabıt katibinden biriymış. Aslında bakkal olmasına rağmen, çağrıldığı zamanlar Meclis görüşmelerini kaydediyormuş. 3 Mart 1924’te yapılan ve Hilafet’in kaldırılması kararının alındığı gizli celsenin zabıtlarını tutan oymuş. Murat Bardakçı’nın anlattığına göre, o gece sağ eli saatlerce durmadan yazmaktan tutmaz olmuş. “Meclis’te zabıt kâtipliği eden delikanlı ile genç devlet yukarılara uzanan basamaklarda beraberce yükseldiler” diyor Bardakçı. “Cumhuriyet yerleşti, güçlü bir rejim hâlini aldı; zabıt kâtibi de o devletin önde gelen işadamlarından biri, modern Türk sanayiinin kurucusu oldu.” O delikanlıyı bugün biz Vehbi Koç adıyla tanıyor, hatırlıyoruz.

“İngiliz Hasta” Laszlo Almasy arkadaşıydı

Başrolünü Ralph Fiennes’in oynadığı dokuz Oscarlı “The English Patient” (İngiliz Hasta) filmi, uçak kazasında yanan ve hastahaneye yatırılan bir askerin ölmeden önce, yaşadığı aşkları ve uğradığı ihanetleri hatırlamasını anlatıyordu. İngiliz olduğunu söylediği için doktorlarla hemşirelerin “İngiliz hasta” dedikleri yaralı aslında gerçekten yaşamış bir tarihi şahsiyetten ilham almıştı. Gerçek hayatta Zsadany ve Törökszentmiklos Kontu olan Macar asilzadesi Laszlo Almasy’den. Bardakçı’ya göre filmde ölüm biçimi dahil tüm hayat hikayesi yanlış anlatılıyor, dahası gerçekte olduğundan çok daha renksiz, macerasız gösteriliyor. Neslişah’ı okurken şunu da öğreniyoruz. Hollywood’un ödül rekortmeni filmine ilham veren Almasy harp yıllarında gizli gizli Kahire’ye gidip geldikçe Neslişah Sultan’la tanışmış. Savaştan sonra ise çok samimi iki arkadaş haline gelmişler. Aralarında çok büyük yaş farkı olmasına rağmen birlikte operalara gider, davetlere katılırlarmış.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment