Egoist okur

“Bir kerecik kendin ol da gör öyle eğlenceli ki!”

Yazı da tıpkı hayat gibi bir yolculuksa eğer, Sezgin Kaymaz’ın son yıllarda yazdığı kitaplarda yolculuğun farklı bir durağında olduğunu hissediyor insan. Daha sakin ve gündelik hayata daha yakın temasta bir durak…

April Yayıncılık’tan çıkan “Bugün Bize Kim Geldi”, yazarın “mektupkardeşim” dediği okurlarıyla yazışmalarından oluşuyor. Kaymaz hayatından anları hikâye ediyor, hüzünlü ya da gülümseten birer mektup samimiyetinde… Ablasını istemeye geldikleri günü de okuyoruz, evinin nasıl yandığını ya da parmaklarını nasıl kaybettiğini de…

Bir dönem Voleybol Federasyonu İcra Kurulu Koordinatörü olan ve Hentbol Milli Takımı’nda antrenör olarak görev yapan Kaymaz, “Nereden eserse oradan yazıyorum, ne şekil geliyorsa o şekil bırakıyorum gitsin” diyor. “Arkamdan hiç kimsenin, ‘Eskiden şöyle yazıyordu, sonradan bıraktı da böyle yazmaya başladı’ diyebileceğini sanmıyorum bu yüzden. Kaderimde ne varsa kaşığımda o çıkacak; dereden tepeden, hayattan memâttan, köyden şehirden yazmaya devam edeceğim. Ama şu kesin; yerde gökte devam edecek macera, yedi cihanda devam edecek; bazen bende devam edecek, bazen sende, bazen bambaşka birinde; ben onları maceralarıyla hemhâl olmuşken yazacağım. Kuru kuru anlatmak bana uygun bir şey değil.”

Onunla yeni kitabı “Bugün Bize Kim Geldi”yi konuştuk…

Gülenay Börekçi

sezgin kaymaz april yayincilik gulenay borekci egoistokur

“Belli mi olur… Bir de bakarsın kayıp parmaklarını ararken asıl kaybettiğinin sen olduğunu görür, kendini aramaya başlarsın; bulursan ne güzel!”

Yeni kitabınız, “Bugün Bize Kim Geldi”. Kurmacayı hayatla, gerçekle buluşturmuşsunuz. Okurlarınıza, sizin deyişinizle “mektupkardeşlerinize” anlattığınız hikayeler var… Bu kitabı yayınlamaya nasıl karar verdiniz?

Hikâye kitaplarımın dördünün hikâyesi de aynı. Önce mektupkardeşlerime yazıyorum eğlencelik, sonra bakıyorum birikmiş. Eh, müfettişler çok sağlam, sözünü esirgemeyen dostlarım hepsi, “Çok sevdim! Mutlu oldum!” dediyse doğru demiştir diyen. O zaman ben de diyorum ki tanıdık tanımadık, daha fazla dost mutlu olsun. Mektupkardeşlere yazılan hikâyeler kitaba da yazılıyor böylece.

Hikayelerin hepsinin yaşanmış olması ne anlama geliyor? “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç!” diyen bir başka yazarımızın durduğu yerin tam tersi bir yer mi sizin şu sıralar dolaşmayı seçtiğiniz yer?

Jules Verne’e “Çok uçtun!” diyorlardı bir zamanlar. Bugün bakıyorsun, meğer az uçmuş, hâttâ yerden havalanmamış bile neredeyse. Ne oldu? “Amma da ütopik yazmış herif!” dediğin her şey ütopyayı aşıp gerçek oldu da Jules Verne’in kurduklarını taş devrinde bıraktı değil mi? Hangisi daha şaşırtıcı geliyor şimdi? Onun yazdıkları mı, olup bitenler mi? İşte böyle! Hayat yazının yüz bin misli şaşırtıcı, yüz bin misli fantastik. Yazı arkadan gelen bir taklitçisi onun. Yazdığını beğeniyorlarsa hayatı iyi yazıyorsundur da ondandır.

Evinizin yanması, ablanızı istemeye gelmeleri, parmaklarınızı nasıl kaybettiğiniz… Okura bu kadar açılmak insanı korunmasız bırakmıyor mu? Ve bu kadar açık olmak sizi korkutmuyor mu?

Niye ki? Ayıplayan mı olur? Olursa ne olur? İnsanı kınayan bakışlardan koruyabilecek bir zırh icat edilmedi henüz. Ya da belki vardır, ben bilmiyorumdur. Bana kalırsa kendin çalar kendin oynarsın, bir boya küpünden çıkar bir başkasına girersin, onu kandırırsın, bunu kandırırsın, bazen kendini bile kandırır, aynanın karşısına geçip “Ayna ayna…” falan dersin, “Aa, beni ne de çok beğeniyorlar” filan da dersin. Kendin gibi olmanın, olduğun gibi olmanın o kadar eğlenceli sayılmadığını tembihlemişlerdir sana çünkü, sen de inanmışsındır; eğlenir oyalanır gidersin şu hayatta. Oysa tam tersine, bir kerecik kendin ol da gör; öyle bir eğlenceli ki.

İnsanın parmaklarını kaybetmesi, bir piyanist olsaydı hayatını batıran bir şey olurdu. Ama sonuçta bir yazar da aynı zamanda elleriyle iş yapan biri. Üstelik sizin sporcu geçmişiniz de var… Bunu sorarsam size kötü bir anıyı hatırlatmış olur muyum?

Kötü bir anı gibi görmüyorum bunu. Parmaklarını kaybetmek kendini kaybetmekten iyidir. Belli mi olur, bir de bakarsın kayıp parmaklarını ararken asıl kaybettiğinin sen olduğunu görür, kendini aramaya başlarsın; bulursan da ne güzel işte. Öyle hissettiriyor bu kayıp bana. Bugün sahip olduğum her şeye geçmişte kaybettiklerim sayesinde sahip olmuşum, onları kaybetmesem bunları bulamazmışım gibi hissettiriyor. Kayıp gibi değil, kazanç gibi. Biraz da felsefe patlatayım mı? Sahip olduğun şeyler, yakışıklılığın, güzelliğin, gücün kuvvetin veya biriktirdiğin mallar değildir. Karşındaki sana “Nasılsın?” derken sahiden de nasıl olduğunu merak ettiği için soruyorsa, işte bu sahip olduğun tek “şey”dir senin. Ötesi hiç. Diyelim, “Ağır hastasın, Allah’tan ümit kesilmez!” dese doktorun, altın varaklı karyolan mı kıymet kazanır, “Nasılsın?” derken harbiden “Nasılsın?” diyen dostun mu? Ben de sana, bana, ona, yaşayan herkeslere diyorum ki, “Ağır hastasın kardeş! Allah’tan da ümidi kes sen. Öleceksin! Garanti!” Ne kaldı kıymetli? Parmak mı?

“Konuşmasız roman olmaz mı? Olur elbet. O zaman hayvanatsız roman da olur. Ama dünya olmaz onlarsız”

Hayvanlar edebiyatınızın vazgeçilmez karakterlerinden. Onlarla ilişkinizden bahseder misiniz? Lucky’i hiçbirimiz unutmadık. Onun hikayesini yavrusu üzerinden devam ettirmeyi düşünüyormuşsunuz.

Bunda bana tuhaf gelen hiçbir şey yok inanın. Hâttâ hoş gelen bir şey bile yok. Hayvanat, elimiz kolumuz gibi, sesimiz konuşmamız gibi, havamız suyumuz gibi varlık sebebimiz, parçamız, devamımız bizim. Ya da biz onların parçası, devamı, varlık sebebiyiz. Konuşmasız roman olmaz mı? Olur elbet. O zaman hayvanatsız roman da olur. Ama dünya olmaz onlarsız. Dokunduğu her şeyde, uzandığı her yerde, sızıp girdiği her delikte, ölümde bile varken hayat, hayvanat nasıl olmasın o hayatın içinde? Tam gaz devam eden, yavrusu üzerinden yürüyen bir yeni Lucky romanı var, evet. Maceradan maceraya koşan bir enik. Öbürünün devamı olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu başka bir şey, başka bir it. İnsanların kaderine çomak sokup duruyor. Ne edecek, neyi nereye bağlayacak bilmiyorum, meraktan da çatlıyorum ama yakında sonunu görür, rahata ererim.

Hayattan ne öğrendiniz diye soracağım son olarak…

“İnsan kendini bildi mi her şeyi bildi demektir!” der Şems. Hayattan öğrendiğim budur derim; kendini bilmek. Bildim mi bilmedim mi bilemem ben, bunu karşıdan bakanlar söyleyecek. Oradan bakarken de buradan bakar gibi görebiliyorlarsa, hah, onlar beni benim kendimi bildiğim gibi bildi, ben de kendimi olduğum gibi bildim demektir. Mevki, makam, sıfat manyağı olmuşuz. O oluyoruz, bu oluyoruz, şu oluyoruz duruma göre, her halt oluyoruz da bir kendimiz olamıyoruz. Yazık!

Bir soru daha: Yazı olmasaydı hayat size bunu bu kadar açık söyler miydi?

Söylemezdi muhakkak. Ağzı çok sıkıdır hayatın; yazmayla ve okumayla işi olmayan adama çok az şey söyler. Birileri rol yazar sen oynarsın, birileri don biçer sen giyersin, birileri hükmeder sen uyarsın, birileri kovalar sen kaçarsın; ne sorgularsın ne tartarsın ne ölçüp biçersin; sadece sana söyleneni yaparsın; öğrendiğin bundan ibarettir. O zaman niye yaşarsın sen; yüz sene sonra makineler yapacak zaten bunların hepsini. Ne işe yararsın?

“Edebiyatıma uygun bulduğum renk siyahtır aslında. Beni rahatlatan odur”

Önceki kitap serinizin adının “Sevinç Kuşları”ydı…

Bunun sebebi çok masum. “Deccal’ın Hatırı” basılmak üzereyken İletişim’in Ankara temsilcisi, dostum Tanıl Bora’dan bir tefekkür edip üçlemeye isim koyma konusunda yardımcı olmasını istemiştim. O düşündü taşındı, “Sevinç Kuşu” dedi. İşe bak, ben de ondan habersiz “Keşke Tanıl ‘Sevinç Kuşları’ dese!” diye heves edip duruyordum. “Sevinç Kuşu” teklifi gelince eğrisi doğrusuna denk gelmiş oldu, “Çoğullaştıralım gitsin!” dedim, öylece “Sevinç Kuşları” oldu ismimiz. İçeriğiyle çok alâkalı oldu tabii. Birbirini sevindirmeyen adam bulamazsın o üçlemede. Üzerken bile sevindiriyor herkes. Hoş.

Kitap kapaklarınız beyaz olsun istiyormuşsunuz…

Bunun sebebi de çok masum. April ilk kitabı beyaz kapak basınca “Madem öyle, bundan sonrakileri hep beyaz basalım.” dedim. Başka bir kastım yok. Ama İletişim’deyken kapak çerçevesinin siyah olmasını ben istemiştim. Siyahı severim; reddetmez, içine çeker. Edebiyatıma uygun bulduğum renk siyahtır aslında. Beni rahatlatan odur.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to ““Bir kerecik kendin ol da gör öyle eğlenceli ki!””
  1. Asım TOT says:

    Çernişevsky’nin “Nasıl Yapmalı?” romanın karakterlerinden Rahmetov, Thackeray’ın ‘Gösteriş Dünyası’nı büyük bir keyifle okuduktan sonra, aynı yazarın ‘Pendennis’ini okumaya başlar, ama daha yirminci sayfaya gelmeden kitabı kaldırıp atar ve “Gösteriş Dünyası’nda diyeceğini demişsin… Besbelli söyleceğin başka bir şey yok, öyleyse seni daha fazla okumanın da gereği yok!”

    Sezgin Kaymaz kusura bakmasın ama ben de bir okur olarak diyorum ki “Geber Anne ve Kün’de diyeceğini demişsin… Besbelli söyleyeceğin başka bir şey yok, öyleyse seni okumanın gereği de yok”

Leave A Comment