Egoist okur

Andre Acıman: “Siz dünyalılarla aynı dili konuşuyoruz ama ben sahteyim”

Tutkulu bir aşkın anlatıldığı Adınla Çağır Beni’nin ardından dünyanın sayılı Proust uzmanlarından Andre Acıman’ın Proust Projesi adlı kitabı da nihayet Türkçe’de…

Yazarın ailesinin Türkiye kökenli olduğunu bilmek onu tanımayı biraz daha acil hale getiriyor. Üstelik güzel yazıyor, güzel konuşuyor… Gençlik yıllarındaki yazınsal tercihlerini ve sonra nasıl değiştiğini şöyle anlatıyor mesela:

“Ne yazarsam yazayım, benden sadece şiir çıkıyordu. Düzyazı, tenzili rütbeydi. Şiir istiyordum. Düzyazı zamanımızın, modernitenin, Amerika’nın bir ‘ayrıcalığı’ gibi geliyordu bana. Düzyazının sert-ve-hızlı, basit-ve-ayrıntılı, bugün-burada-yarın-yok, olduğun-gibi-görün-istediğini-söyle dünyası, herkesin gerçek kabul ettiği dünya bir ‘uzlaşma’ biçimiydı. Şiir ise gerçek dünyaya sırtını dönebilirdi, zira anlaşmanın daha iyi bir yolunu biliyordu. Öte yandan şunu hissediyordum; eğer yazar olmak istiyorsam, kendi tasarladığım kartlarla değil, hayatın bana verdikleriyle yazmam gerekiyordu; kendi icat ettiğim hayali ülkede değil, tarihin beni oturttuğu masada oynamalıydım. Amerika’da Amerika için yazmalıydım, çünkü sevsem de sevmesem de, Amerika benim ülkem olacaktı. Seine, Tiber ya da Nil değil, Hudson nehrinin suyuyla boğazımı ıslatmayı öğrenmeliydim.”

Gülenay Börekçi

andre aciman egoistokur sel yayincilik 1

Andre Acıman: Seferad kökenli bir dünya vatandaşı

Dünyanın sayısı Proust uzmanlarından Andre Aciman’ın ilk romanı Adınla Çağır Beni, çok önemli ödüllere layık bulundu, dahası güç beğenirliğiyle tanınan New York Times gazetesi tarafından yılın en iyi ilk romanı seçildi.

Bir çocukluktan yetişkinliğe geçiş hikayesi denebilecek olan roman biri Yahudi biri Amerikalı iki genç adam arasındaki aşkı anlatıyor.

İyi edebiyatçı olmasının yanı sıra Andre Acıman’ı bizim için enteresan kılan şey Seferad kökenli annesiyle babasının Türk vatandaşı olmaları. Out of Egypt adlı anı kitabında ailesinin Türkiye’den ayrılıp Mısır’a göç etme hikayesini uzun uzun anlatıyor. Proust’u yeniden okuma ve anlama denemesi denebilecek Proust Projesi ise Aciman’ın Kayıp Zamanın İzinde roman dizisinden alınmış parçalar üzerine yeniden yazdığı 28 metinden oluşuyor.

Şahsi tarihinize dair çok şey yazdınız, ama bunların arasında yazı ve yayıncılık geçmişinize dair pek bilgi yok. Nasıl başladınız?

Altıncı sınıfta yazmaya başladım, bu fikrin beşinci sınıfta kafamı meşgul etmeye başladığını hatırlıyorum. Bugünün standartlarına göre, geç büyüdüm. Şiir yazarak başladım ve yaklaşık on beş yaşıma dek tek bir yaratıcı nesir parçası yazmadım. Yeniyetmelik dönemimde oburca okuyordum ama okuduklarım yalnızca klasiklerdi. Salinger, Orwell, Huxley, Sartre ve Hemingway okumayı, kısmen çağdaş oldukları ve çağdaş hiçbir şey bana kesinlikle çekici gelmediği için reddediyordum. Aslında ilk çağdaş kurgu eseri okuduğumda master yapıyordum; bir arkadaşın kalabalık aracında New York’a giderken elime bir kitap geçti, bu da Robert Ludlum’un yazdığı The Scarlatti Inheritance adında bir casusluk romanıydı. Nihayet o zaman kafama dank etti ki bugünün dünyasında, benim duyarlılıklarımı şekillendiren ve kaçışım olan Klasisizm ruhuyla insanın Gogol, Stendhal ya da Proust gibi yazması ihtimali ortadan kalkmış. Onlar gibi ‘yazılamayacağı’ için değil; sadece karmaşık, görkemli anlatımlara artık ne yer, ne gerek var. Yani nasıl yazılması değil, nasıl yazılmaması gerektiğini öğrenmem gerekiyordu. Bu beni çok uğraştırdı – neredeyse on beş yıl.

Başlangıçta neler yazıyordunuz?

Ne yazarsam yazayım, benden sadece şiir çıkıyordu. Düzyazı, tenzili rütbeydi. Şiir istiyordum. Düzyazı zamanımızın, modernitenin, Amerika’nın bir ‘ayrıcalığı’ gibi geliyordu bana. Düzyazının sert-ve-hızlı, basit-ve-ayrıntılı, bugün-burada-yarın-yok, olduğun-gibi-görün-istediğini-söyle dünyası, herkesin gerçek kabul ettiği dünya bir ‘uzlaşma’ biçimiydı. Şiir ise gerçek dünyaya sırtını dönebilirdi, zira anlaşmanın daha iyi bir yolunu biliyordu. Öte yandan şunu hissediyordum; eğer yazar olmak istiyorsam, kendi tasarladığım kartlarla değil, hayatın bana verdikleriyle yazmam gerekiyordu; kendi icat ettiğim hayali ülkede değil, tarihin beni oturttuğu masada oynamalıydım. Amerika’da Amerika için yazmalıydım, çünkü sevsem de sevmesem de, Amerika benim ülkem olacaktı. Seine, Tiber ya da Nil değil, Hudson nehrinin suyuyla boğazımı ıslatmayı öğrenmeliydim.

Mısır’da büyüyüp sonradan İtalya ve Fransa’ya taşınan bir Yahudi çocukla ilgili bir kitap yazmıştınız: Out of Egypt. Hâlâ o kitapta söylediğiniz gibi kenarda hissediyor musunuz kendinizi?

Kesinlikle öyle hissediyorum. Uyum sağlamayı öğrenmem bunu değiştirmiyor. Herkesin kendini kenarda hissettiğini bilmek bana neşe veriyor. Yalnız olmadığımı düşünüyorum. Kenarda olmam bir yana; öteki insanlardan farklı bir türdenmişim gibi de hissediyorum. Birbirimize benziyoruz, benzer şeyleri yapıyoruz, aynı dili konuşuyoruz -ama ben sahteyim. Sizler -dünyalılar- değilsiniz.

Kendinizi başkalarına daha yakın hissetmek ya da daha etkin bir şekilde ‘öyle gibi davranmak’ için mi okuyup yazıyorsunuz?

Edebiyat bir medenileşme aracı. Cilalar, örtbas eder, ama aynı zamanda ortaya çıkarıp vurgular da. Zaman zaman bir yazarın görevi, yüzünde maskeyle insanları birbirine düşürmeye dayanır. Bu nedenle, evet, yazmak bana çok çok derinlere mevzilenme, kazarak çıkardıklarım konusunda son derece açık sözlü ve aleni, hatta bazen utanmaz olma imkânı veriyor… Anlattığım şeylerin ‘küçük-sığınaklarda’ ve ‘gözetleme deliklerinde’ oluşturulmaları şartıyla. Bazen bu sığınaklar ve gözetleme delikleri, insanların tam olarak şunları söylemesine yol açıyor: “Ah, bu çok güzel, bu çok doğru, bu çok iyi yazılmış.” Gerçekten de, gerçeğin kendisi hem açığa çıkaran hem de koruyucu paravan olabilir.

Adınla Çağır Beni ve Proust Projesi’nden sonra, şimdi ne üstünde çalışıyorsunuz?

Noel arifesinde başlayıp yeni yıl arifesinde biten bir roman üzerinde çalışıyorum. Bir adam bir partide bir kadınla tanışır -aslında kadın onu tavlar ama adam olayı bu şekilde görmez- ve sonraki yedi gün boyunca her gün ya da her akşam buluşurlar. Adam tam anlamıyla kadına vurulur ama kadının da ona âşık olabileceğini düşünemeyecek kadar kendine güvensizdir. Bunun da bir ömür boyu süreceği sanılan, ama üçüncü haftalarına gelince her türlü ilişki ihtimalinin ensest benzeri bir hal aldığı kadın-erkek dostluklarından olduğunu varsayar. Yeni yıl arifesinde, Noel partisinin düzenlendiği ve kadının da orada olduğunu bildiği apartmana yaklaşırken, yukarı mı çıkması yoksa yürüyüp evine mi gitmesi gerektiğini sorar kendine. Birden yolun çatallandığını fark eder. Sanırım yukarı çıkacak ama emin değilim.

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of