Egoist okur

Emrah Serbes: “Memleket sirki andırıyor!”

Emrah Serbes’in yeni romanı Deliduman nihayet raflarda. Onunla yeni kitabını konuşamadık ama Tolga Meriç’in yıllar önce yaptığı bir Emrah Serbes söyleşisini yeniden yayınlayabilirim gibi geldi bana. Evet, röportajın yeni kitapla hiç alakası yok ama emin olun ruh aynı.

Gülenay Börekçi

emrah serbes egoistokur tolga meric 1

“Son Hafriyat”ı okurken o kadar çok kahkaha attım ki, romanı soluksuz okutanın polisiye olay örgüsü mü yoksa ironi mi olduğuna karar veremedim. Sizi yazmaya çağıran daha çok ironi mi, polisiye mi?

Beni yazmaya çağıran karışık bir his. Tür olarak polisiye ya da bir yazım stratejisi olarak ironi, yolda öğrendiğim şeyler diyebilirim. İroniden kasıt dolaylı, mesafeli, mizahi bir anlatımsa, evet bunu seviyorum. Çünkü polisleri anlatıyorum, kafamda cop kıran Türk polisiyle özdeşim kuracak halim yok, o yüzden biraz mesafeli duruyorum. Bu da Tanıl Bora’nın deyişiyle “cool” bir anlatım sağlıyor. Zaten ikinci Behzat Ç. romanını da onun cesaret vermesiyle yazdım. Bunun yanında ilahi bir bakış açım yok, yazdığım kişilere tepeden bakmıyorum, Behzat Ç. bir açıdan baktığınız zaman kötü bir adamdır, başka bir açıdan baktığınız zaman iyidir. Pislik yönleri de vardır, ama temiz kalpli munis bir adam olduğu zamanlar da vardır. Ne kadar çok anlama tekabül ederse o kadar iyidir. “İyi polis kötü katil” masalına inanmadığım için, sonunda suçluların cezasını çektiği bir hayal dünyasına inanmadığım için, yani didaktik olmak istemediğim için ironiye yaslandım diyebilirim. Bir de şuna inanıyorum, ben yazarken ne kadar çok sıkıntı çekersem, okur okurken o kadar haz duyar.

Annesi, babası ve kız kardeşi çocukluğunda polislerce öldürülmüş Red Kit’in intikam biçimi de başlı başına bir ironi aslında. İnsanları tabutlarla diri diri gömüp, yaptığını ihbar ediyor. Ayrıca Red Kit çok sevimli ve çekici. Trajediyi böyle kahkahaya boğduğunuzda dram nasıl bir görünüm ediniyor?

Roman kuramsal düşünceden değil, mizah duygusundan doğmuştur. Bunu Milan Kundera söylüyor “Roman Sanatı”nda. İlk örneklere bakın, Don Kişot’a Gargantua’ya, ziyadesiyle komik kitaplardır. Bir sayfada komik bir şey varsa, sizi tebessüm ettiren ya da güldüren bir şey, onu dikkatle bir daha okuyun, daha yakından bakın, bu komik şeyin aynı zamanda hüzünlü ve hatta korkunç bir şey olduğunu görürsünüz. Kafka, “Dava”nın ilk bölümünü arkadaşlarına sesli olarak okurken odadaki herkes gülmüş. Ne var orada, iki tane müfettiş gelip Joseph K.’yı sorguluyor, bir yandan da kahvaltısını mideye indiriyorlar. Komik olanla korkunç olanı birbirinden ayıran çok ince bir çizgi var. Benim mizahtan anladığım bu.

Ankara’da doğup büyüyen bir adamın duyup duyabileceği bütün sıkıntıların mimari karşılığının Ankara Adliyesi olduğunu, Kafka’nın orayı görseydi, “Adamlar yapmış,” deyip yazarlığı bırakacağını söylüyorsunuz. Çehov’u, Paul Auster’ı anıyorsunuz. Ya da “Harun iki çay söyledi orda, biri açık,” gibi bir cümleyle Cemal Süreya şiirine gönderiyorsunuz okuru…

Bana yazma isteği veren şey genellikle okuduklarım oluyor. Çok güzel bir şey yaşadım, şimdi bunu yazmalıyım, “hayatım roman” duygusundan ziyade, iyi bir kitap okuduğum zaman heyecanlanıyorum. Bütün kitapların aslında tek ve büyük bir kitap olduğu, her yazarın aslında aynı öyküleri dönüp dolaşıp kendi üslubuyla anlattığı düşüncesi bana çekici geliyor. Bu yüzden göndermeleri seviyorum. Olayla tematik bir bağı varsa daha çok seviyorum ama illa ki olması da gerekmez, kimi zaman sezgilerle, okuduklarından kalan izlerle hiç beklemediğin bir yere savrulabilirsin. Polisiye için bu tür savrulmalar bir risk taşıyabilir ama varacağın yeri bildikten sonra fazla bir sorun olmaz, ekstradan bir güzellik olur.

Nabokov içinde hiç diyalog geçmeyen bir dedektiflik romanının nasıl okunacağını merak ettiğini yazmıştı. “Son Hafriyat”ta bol diyalog var tabii ama başkomiser Behzat Ç. romanın sonuna kadar konuşmuyor. Onun sessizliğinin sizin için yarattığı zorluklar neler oldu?

“Her Temas İz Bırakır”da başına gelenlerden sonra Behzat Ç. kimseyle konuşmaz oldu, benimle de konuşmaz oldu, onu konuşturmaya çalışmanın da pek bir anlamı yoktu aslında. Olduğu haliyle yazmaya çalıştım. Olduğu haliyle zorlamadan anlatmak bir avantajdı ama zorlukları da oldu tabii. Çünkü kişinin söyledikleri, girdiği diyaloglar benim için çok önemlidir. Onu, kâğıt üzerindeki bir karton olmaktan çıkarıp sahici bir kişi yapar. Behzat Ç.’yi kaldığı yerden sahici bir kişi yapmaya çalışırken roman mı yazdım kavga mı ettim belli değil. En sonunda biraz barıştık, bir iki laf çıktı ağzından.

Argoyu sizin kadar iyi kullanabilmesi için insanın nelerden geçmiş olması gerek?

Bu memlekette yaşamak ve kulaklarını açmak yeterli. Çünkü kallavi bir küfür dağarcığımız var. Geçen minibüste bir kadın yolcu kapıyı biraz sert kapattı, şoför “Yavaş bacım kapının .mına koydun,” dedi büyük bir içtenlikle. Tedavülde olan argoyu yakalamak için, insanın bir ayağının sokakta olması lazım. Maça gitmek, salaş meyhaneleri gezmek, vesaire. Bunun yanında Hulki Aktunç’un “Büyük Argo Sözlüğü” ve Filiz Bingölçe’nin çalışmaları da hep başucumda durur.

Polisiyeyi nasıl bu kadar yerli kılabiliyorsunuz?

Benim yazdıklarım, polisiye edebiyat içinde, “polis prosedürü” olarak bilinen türe yakındır. Yani soruşturmayı yürütenler özel dedektifler değil, Komiser Maigret ya da Martin Beck örneğinde görüldüğü gibi gerçek polislerdir. Benim bu türü yerli kılabilmem için Türk polisini yakından tanımam gerek. Tanıdığım kadarıyla, Türk polisi bir doğal afettir. 1 Mayıs’ta, gaz bombası tüfeğiyle gazeteci dövdüler. Tekme tokat cop neyse de, bu nedir yani? Türk polisi şikâyet eder, fazla mesai yapıyoruz diye. Herkes yapıyor. Doktorlar daha fazla mesai yapıyor. Benim bir cerrah arkadaşım var, üç gün çalışıyor bir gün uyuyor. Dalağını kesip eline verse isyan edersin. O zaman kimse cerrahlar fazla mesai yapıyor demez. Ama Celalettin Cerrahlar kafanı kırsa, sorun fazla mesai olur. Polisin içinde münferit olan şiddet uygulamamaktır. Emniyetin alım ihalelerinde dönen rüşvetin haddi hesabı yoktur, bunları herkes bilir ama kimse söylemez, çünkü bu memlekette kimse polisle başının belaya girmesini istemez. Yazılanı yerli kılabilmek için bir de memleketin atmosferini koklamak lazım, bir yanda makul bir eğitim almış, nispeten belirsiz bir geleceğe sahip gençler var. Diğer yanda dini imanı para olmuş adamlar ve onların alışveriş manyağı karıları. Bir yanda 500 YTL asgari ücretle geçinmeye çalışanlar var, diğer yanda dolar milyarderleri. Bütün memleket bir sirki andırıyor ve yoksullardan bu sirkin cambazı olması isteniyor. Mesele yerli olmaksa, nerede yaşadığımızı bilmemiz gerek.

Polisler arasındaki argoda, borç alıp vermelerde, Megane marka araba tutkusunda, kraker düşkünlüklerinde, vatandaşın meşhur “Senin maaşını ben veriyorum,” sözlerine maruz kalışlarında ve sayısız ayrıntıda yine kahkahaya gömülmüş incecik bir keder ışıyor… Herhangi bir polis kitabınızı okuyup da yorum yaptı mı hiç?

Evet, bir arkadaş vasıtasıyla tanıştığım üst düzey bir emniyet mensubu var, o ilk kitabı okudu. Genel olarak beğendiğini söyledi, bir iki yanlışı düzeltti. Ben de “Son Hafriyat”ı yazarken ona zaman zaman danıştım. Ziyadesiyle faydalı oldu.

İnsan sizin gözünüzle görülmekten, yani acısının ve komedisinin iç içe geçirilerek çırılçıplak bırakılmasından korkabilir. Hayatta da aynen romandaki gibi mi çalışıyor zihniniz?

İlişkide bulunduğunuz insanları yazı malzemesi olarak görmek pek ahlaki bir tutum değil. Bunu bir yazarlık refleksine dönüştürmemek lazım. Ama bir yandan da bu bir paradoks. Yani bir insanı anlatmak için insanları da az çok gözlemlemek gerekiyor. Sanırım bir denge bulmak lazım.

Tolga Meriç

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of