Egoist okur

Orçun Üçer konuştu: “Ben çalmadım, içimdeki kitapperest çaldı!”

“Enis Batur, Orhan Pamuk, Müge İplikçi, Şükran Çiftçi, Rasim Özdenören, Doğan Hızlan ve Selim İleri… Hiç kitap çaldılar mı? Kitap çalmak üzerine ne düşünüyorlar? İyi de kitap neden çalınır? Bu hırsızlığın öteki hırsızlık biçiminden bir farkı var mı, yoksa hepsi aynı kapıya mı çıkar?

 İzafi” adlı edebiyat dergisinin Şubat-Mart 2012 sayısında “Kitap Neden Çalınır?” başlıklı bir dosya var. Orçun Üçer de o dosya için bir yazı yazdı. Ben de kendisinin izniyle yazıyı Egoist Okur’a alıyorum. Ama uzun olduğu için ikiye bölerek… Yani bu okuyacağınız, o yazının birinci bölümü.

Orçun’u anlat deseniz yeterince anlatamam, zira onu sadece internetten tanıyorum. Bir kere buluşacak olduk, benim karmakarışık çalışma tempom yüzünden beceremedik… Bildiğim, gerçek bir kitapperest olduğu. Okumaktan yorulmuyor, bıkmıyor… Kitaplar üzerine konuşmaktan da… Fakat kendi deyişiyle yazmak konusunda “iflah olmaz, tedavi kabul etmez bir tembel”. Tabii bundan aslında daha çok yazmak istediği ve daha çok yazacağı sonucunu çıkarıyorum. Bu yazı, onun Egoist Okur’la ilk buluşması…

Gülenay Börekçi

“Ben çalmadım, içimdeki kitapperest çaldı!”

Şeyh Galip, Hüsn-ü Aşk adlı büyük eserinde, Mevlana’ya ait olan mısraları kullandığında ya da ‘esinlendiğinde’, herhalde itiraz edenler olmuş ki, şu meşhûr beyitiyle açıklamış durumu: “Esrarımı Mesnevî’den aldım/ Çaldımsa da mîrî malı çaldım.”

Şüphesiz, haklı bir müdafaadır bu, müdafaa için yazılmışsa elbette. Mesnevî ve onun ayarındaki büyük sanat eserleri, mîrî malı mesabesindedir de ondan. Herkes kullanabilir; hatta faydalanmak mecburiyetindedir…

Tabii ki bu türden ‘çalma’ların, “kitap çalma”yla alakası yok; en azından, doğrudan yok. Dolaylı olanını açıklayacağım.

Can Yücel’e atfedilen bir söz vardır: İki şey çalmak günah değildir: Ekmek ve kitap. Kaynağını bulamadım. Bilmem ki kitap “kamulaştıranlar” bu “fetva”ya mı dayanırlar? Belki de Lenin’in “Kitap ve çiçek hırsızları hırsız değildir” hükmünü esas alıyorlardır… Netice itibariyle, kılıfları hazırdır. (Tabii, muhakkak bu işi felsefî zemine oturtmak şart değil. Keyfe keder de yapılabilir. Hatta belki de spor olsun diye…)

Harry Potter, ünlü kitap hırsızlarındandır. Girmenin yasak olduğu okul kütüphanesine görünmezlik peleriniyle sızar ve kitaba (bilgiye) ulaşır. Burada bir fark var ama: Potter ve arkadaşlarının (o ünlü “üçlü çete”nin) derdi, bizatihi kitabı mülk edinip, şömine üstüne süs yapmak değildir; içerisindeki bilgiye ulaşmaktır. Sonra yine o lanet olası kilitli kütüphaneye koyacaklardır…

Burada bilgiyi saklamanın suç olduğu düşüncesi geliyor aklıma. Kişisel düşüncem bu yani. Bilgiye erişmenin yollarını da -ne tür olursa olsun- mübah görebilirim sanırım. Zaten bilgiye âşık birisini nasıl engelleyebilirsiniz ki? Umberto Eco’nun o meşhur ve harika romanı “Gülün Adı”, bu yönüyle de okunmalı…

Kitap çalmanın çeşitleri

Argoda, çalmak fiiliyle ilgili epey kelime var: Anaforlamak, ceplemek, cımbızlamak, çarpmak, elado etmek, hasıra sarmak, iç etmek, kaftelemek, söküz etmek, tufalamak, yürütmek… Bunlar, kitap çalmak için de kullanılabilir elbette ama bu eylem için hassaten şunlar kullanılır: Deve yapmak, gelberi etmek, hacılamak, egavlamak, kalk gidelim yapmak, kamulaştırmak, kanatlandırmak… (“Büyük Argo Sözlüğü”, Hulki AKTUNÇ, YKY, 6. baskı, 2008)

Bir Arap atasözü şöyle der: “Kitabı emanet veren büyük deli, geri getirense en büyük deli…” Ne kadar doğru.

Kitap çalmak, deyince akla evvel emirde, bir kitabı kitapçıdan ya da kütüphaneden ‘indiragandi yapmak’ gelir. Artık bu, koyna sokularak mı, çantaya atılarak mı, etek-altı edilerek mi yapılır, onu erbabı bilir. Bununla birlikte, çalmanın çeşitleri de mevcuttur. Misal, bir arkadaşın kitaplığından yürütülen kitaplar… Hayır, kitaplarımı hacılayan arkadaşlarımı ilan edecek değilim. Yalnızca, çalmanın bu çeşidinin de olduğunu hatırlatmak istedim. Hem benim kitaplarım, şimdi yazacağım bir başka hırsızlık ‘metodu’ ile uçuruldular kitaplığımdan: Ödünç (ç)alındılar!…

Evet, bir başka çalma çeşidi de, okunduktan sonra geri verileceği şartıyla ödünç alınan, fakat asla verilmeyen kitaplardır. Bendenizin bu durumdan ne kadar muzdarip olduğunu hesap edin: Bir ara, “İzinsiz Almayın” kaşesi yaptırıp, kitaplarımın ilk sayfasına vuruyordum… Hatta işi abartıp, mukavele karşılığında kitap vermeyi denedim. Baktım, dostlar arasındaki muhabbete zarar veriyor, bu ticarî usulü de terk ederek, benden kitap istemeye yeltenenlere, şahsım adına zaferle neticelenen şu temel prensibi ilettim: “Yok bende kitap mitap!” Evet, nemrutluk yaptığımın farkındayım ama peşlerinde ömrümü ‘heba ettiğim’ ve neredeyse canımdan aziz bildiğim kitaplarımı, başka türlü koruyamayacaktım… Hem zaten Nasreddin Hoca bizi hikmetiyle îkaz etmemiş miydi: (Fıkra deyip geçmeyiniz, hikmetinden ibret alınız…) Komşusu bir gün Nasreddin Hoca’nın kapısını çalar ve “Hocam, sende kırk yıllık sirke bulunur mu?” diye sual eder. Hocamız da “Var” deyince, komşusu olacak adam bir tas sirke ister. Hoca Nasreddin vermez elbette: “Her isteyene verecek olsaydım, hiç kırk yıllık sirkem olur muydu?”

(Not: “Korsan” baskıları, çalma kategorileri arasında belirtmeye bilmem gerek var mı? Kimsenin bu hususta şüphesi olmadığını zannediyorum.)

Yazarların kitap çalmak hususunda söyledikleri

Şükran Çiftçi 30 Ağustos 2009’da, Yeni Şafak gazetesinde “Kitap Çalmak Caiz mi?” başlıklı bir haber yayımlayarak şöyle sordu: “Hırsızlığın her türlüsü kul hakkını ihlaldir, eyvallah. Peki ya cebinde harçlığı olmayan ama vitrindeki kitaplar için yanıp tutuşan öğrenci ne yapsın? Elbette çalmasın ama ya o kişi bir gün yazar olacaksa?”

Üzerine düşünülmesi gereken bir soru değil mi: “Ya o kişi bir gün yazar olacaksa?”

Aynı haberde başka yazarların ifadelerine de yer veriliyordu…

Rasim Özdenören: “Kitap pahalı da olsa çalmaya göz yummak doğru değil. Hele kendi kitaplarını epeyce çaldırmış biri olarak kitapçılardan da, kendi kitaplığımdan da kitap çalınmasını hiç affetmiyorum. İnsanlar kitap okuyacaksa çalmaya değil, parayla almaya çalışsın.”

Enis Batur: “1990’lı yıllarda YKY’den pahalı bir kitabım çıkmıştı. Yolda bir kadın okuyucu beni durdurup o kitabımın fuarda olup olmayacağını sordu, ben de ‘Galiba var’ diye cevap verdim. Rahat tavırlarla, ‘İyi o zaman, ben de oradan çalarım’ diyerek yanımdan uzaklaştı. Açıkçası bu durum hoşuma gitti. Okumak için başka yol yoksa, bence kitap çalınabilir.”

Müge İplikçi: “Biz üniversitede okurken İngilizce kitapların fiyatları çok pahalıydı, kütüphaneler imdadımıza yetişirdi. Konsolosluk kütüphaneleri bu anlamda vaha gibiydi, üye olur, yeni kitapları takip edebilirdik. Bir seferinde üzerimdeki kitabı bir gün (sadece bir gündü, çok net hatırlıyorum) geciktirmiştim. Görevli kadın beni bir güzel fırçaladı. Üstüne epey miktar da gecikme parası istedi. Öğrenciyiz, züğürdüz, dağınığız; gel de anlat… Parayı ödedim ama kafam da attı. O başka işlerle uğraşırken kitabı bıraktığım rafın üzerinden tutup çantama attım kameralara baka baka. Çıkarken kimse bir şey demedi. Ya kameralar kapalıydı ya da görmezden geldiler! Kitapla kurduğum en cesur ilişkilerimden biridir.”

Doğan Hızlan: Doğan Hızlan’ın 1993’te yazdığı bir yazı vardır. Başlığı, “Kitap Çalmak”. Bir kısmını alıyorum…

“Türkiye Yayıncılar Birliği’nin yaptığı bir anket, şüpheci ruhuma su serpti. Kitap çalma oranı, yüzde bir ile yüzde beş arasında gidip geliyor. Araştırma, gene beni bir ikilem içinde bırakmadı değil. Acaba kitap meraklıları gerçekten hırsızlık yapmayacak kadar dürüst mü, yoksa ona çalınacak bir değer izafe etmiyor mu? Şimdi bu yorumum da yanlış anlaşılabilir. Kimseyi kitap hırsızlığına teşvik etmiyorum. İnsana, emeğe saygı duyan biri bu gayri insanî tavrı destekleyebilir mi? Korsanlık ve hırsızlık, kitap kavramıyla bağdaşmayan iki kavram. Üstelik kitaplar, bunlar olmasın diye yazılırken…

(Doğan Hızlan, “Eleği Duvardan İndirelim”, Dünya Kitapları, 2005. Yazar, bu denemeyi, daha sonra “Çalıntı Kitap Deposu” adlı eserine de aldı.)

Kitap çaldığınız oldu mu hiç?

Sema Aslan’ın, ilk baskısı 2009’da çıkan (Doğan Kitap) güzel bir çalışması var: Benim Kitaplarım. Kitapseverlerle söyleşileri içeren bu kitabın alt başlığı, “30 İsim 30 Kütüphane”. Yazarların, Aslan’ın “Kitap çaldığınız oldu mu hiç?” sorusuna verdikleri cevapları naklediyorum…

Enis Batur: “Gençken bir iki kere kalkıştım hatta bir seferinde epey niyetlendim. O zamanlar böyle manyetik bantlar yoktu, el çabukluğu marifet gerektirirdi kitap çalmak; ama kitapçıların yine de kendilerine göre önlemleri vardı. Mesela ayna düzenekleri… Hiç unutmuyorum, Rilke’nin bütün şiirleri, beş ciltlik gayet şık bir baskıyla yayımlanmıştı, çok da pahalıydı. Onu ceketimin içine koyup götüreceğim. Raftan çektim, ceketimin içine koydum… O sırada gözüm aynaya takıldı ve adamın beni gördüğünü gördüm. Kitabı çıkarıp yerine koydum. Adam yanıma geldi ama bir şey söylemeden uzaklaştı tekrar. Kitabevinden çıktım ve bir daha da oraya hiç dönmedim. Buna karşılık epey kitabım çalındı zaman içinde. Çünkü benim kütüphanem yıllar boyu açık kalmış bir kütüphanedir. Ben insanlara kitap veririm, iş yerlerine de bol miktarda götürürüm. Ya da bana gönderilmiş kitaplar vardır… Onların sık sık kanatlandığına şahit oldum…”

(Batur, “Kediler Kitaplara Bakabilir” kitabındaki “Ex-Libris: Kitapların Savaşı Üzerine Uzun Hava” başlıklı denemesinde şöyle açıklar bu durumu:

“Kitap çaldım mı? Çaldım. 1974 güzünde, Palais-Royal yakınlarında bir kitapçıdan Rilke’nin Düzyazı Eserleri’ni kaldırıyordum ki, görüldüğümü gördüm, görüldüğüm aynadan. Yakalanmadım tabii ve oturup ‘Ayna’yı yazdım. Yıllar sonra, bir ‘….’ benim ‘Ayna’yı çaldığımı ima etmeye kalkıştı. Benim kitap çalmaktan korkmayı öğrenmemi sağlayan aynayı çalmam için o ‘….’ gibi ‘….’ olmam gerekirdi oysa. Ne yaparsınız ki değildim, sohbet kurmadım.”)

Komet: “Kitap vermem ama bulursam kitap çalarım! Artık dükkanlardan çalmıyorum! Ödünç kitap alıp iade etmediğim oluyor ama. Eşimin annesinden aldığım kitapları geri vermedim mesela… Hırsızlık kötü bir şey değil ama benim kitaplarımı almasınlar!”

Orhan Pamuk: “(Benden kitap ödünç alan) o insanlar, benim de bir zamanlar yaptığım gibi, asla o kitapları geri getirmeyeceklerdir; (ama) ben babamın kütüphanesini kolayca yağmaladığım için, başkalarının kütüphanesini yağmalamadım.”

Selim İleri: “Kitap ödünç vermem ama ödünç alırım ve çok iade ederim. Evet, itiraf ediyorum. O kitap bende bulunsun istiyorum ve o duyguyla alıyorum. Karşı tarafsa onu ‘ödünç’ verdiğini zannediyor.”

(Selim İleri, eniştesinin kitaplığından kitap ‘aşırdığını’ da birkaç kez yazdı. Unutamadığı, Tanpınar’ın “Yaz Yağmuru” eseriydi. 5 Mart 2010’da, Radikal Kitap’taki “Bir Kitap Kapağı” köşesinde yayımladığı “Bergson’un İzinde” yazısında, bu vakasına az da olsa temas etti:

“Ahmet Hamdi Tanpınar, eniştemin kitaplığından ödünç aldığım ve bir daha geri vermediğim Yaz Yağmuru’yla beni büyülemişti. Bir-iki yıl sonra Tahir Alangu’nun yabana atılamayacak yorumunu okumuş, önce Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü, sonra Huzur’u Remzi Kitabevi basımlarından, tozlu halde edinmiştim. Yıllarca okursuz kalmış kitaplar…”)

Orçun Üçer, İzafi Edebiyat Dergisi

7
Leave a Reply

5 Comment threads
2 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
6 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
efsun

bazen en sorumluluk sahibi insanlar bile kitap iadesinde tembeldirler. okuma ve yazma biribirini besler. ne kadar çok okursak o kadar güzel yazarız… yaza yaza okumanın tadına varırız. özellikle acemi bir yazar herhalde sırf yazdıklarını okuya okuya başka kitaplarda ne yazdığını merak edebilir…

Off şimdi ben daha Gülün Adı’nı okumadan birinin kitabımı aldığını ama geri vermediğini hatırladım… Bütün tadım kaçtı. Okumuş olsam neyse, ama henüz okumamıştım o kitabı… Hala da okumadım. Şimdi bunun suçlusu kim?

periyodik olarak soyduğum bir kitapçı vardı ankara’da. niye soyduğumu anlatayım. okul açılmış, ders kitaplarını topluyoruz. birinin baskısının olmadığını öğrendik. bir sahafta buldum, 400 lira, dedi, pahalı geldi, yürüdüm. iki dükkan sonra yeni baskısını (istihbarat yanlışmış) 250 tl.ye buldum. o sinirle sahafa geri dönüp, talana başladım. 50-60 kitap götürmüşlüğüm vardır, zaman içinde. hem de seçerek! pişman mıyım? öfkeli ve öğrenciydim, şimdi de pişman değilim.

Hazal Demir

3 sene falan oluyor, cebimdeki son parayla Georges Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzunu almışım sahaftan, ilk baskıydı. Çok iyi hatırlarım. Kütüphaneme koydum hemen, aklımın bir köşesinde ama okuyacağım. Bir de baktım yok, o gün bugündür hiç acımam çalarım arkadaşlardan, ödünç alırım getirmem. Adaletsiz dünya, elden ne gelir. Hala da burnumda tüter o kitap.

Ercan Berberoğlu

Kitap çalmakla başlayıp işi ilerleten var mı acaba:)
Çok eğlenceli bir konu. Bu yazıya resmen bayıldım.