Egoist okur

Biz uyurken uyumayanların romanı: TANRI ACIKINCA

Altay Öktem’in Tanrı Acıkınca adlı romanını okurken, “Ne şahane bir çizgi roman olur bundan” diye düşündüm.

En iyi bildiğimiz yahut öyle sandığımız bir yerde, tam içimizde büyüleyici bir dünya, bambaşka bir coğrafya tasarlamış Altay. Bu coğrafyada engebeli dağlık araziler, kıvrımlı patikalar, yüzeyi düz ve parlak olan uçsuz bucaksız ovalar var. Aralarından şırıl şırıl sular akıyor. Biraz ilerlerseniz koyu kırmızı durgun göllere, fırtınalı denizlere varıyorsunuz. Bu diyarın sakinlerinden bazıları kutu gibi evlerde yaşıyor, bazıları şaşaalı saraylarda. Şölen sofraları kuruluyor zaman zaman, amansız savaşlar patlak veriyor.

Sonra o dünyada da tıpkı burası gibi düzenden yana olanlar ve düzeni bozmaya niyetlenenler var. Bu ikinci gruptakiler, yani baş kaldıranlar her şey yıkılsın ve daha adil, daha “parazitçe” yeni bir dünya kurulsun istiyorlar. Dünyalar güzeli Shigella ile âşıklarının sözünü bile etmiyorum. Aslında bir bağırsak paraziti olan Shigella o kadar duygulu, tatlı ve seksi bir dişi ki anlatmaya benim kelimelerim yetmez, en iyisi Altay’ın romanını okuyun.

Neyse işte… Görüyorsunuz, sonunda bir biyolojik fantastik romanımız da oldu. Lütfen biri çıksın bunu çizgi roman haline getirsin. O zamana kadar da herkes hemen bir tane edinip okumaya başlasın. İçimizde öğrenecek çok şey var, emin olun.

Gülenay Börekçi

Altay Öktem’in benzersiz dünyasına hoşgeldiniz!

Marjinal Kitaplar’ın yayını sizin daha önce yayınlanmış bir romanınızla, Tanrı Acıkınca’yla başladı. Bu romana “biyolojik bilimkurgu” diyorsunuz. Anlamı nedir, dünyada başka örneği var mı?

Tanrı Acıkınca, bir yanıyla biyolojik bilimkurgu. Bir yanıyla fantastik ama asıl felsefi ve gerçekçi bir roman. Ben belli bir kalıp içine girmeyi sevmediğim gibi, kitaplarımı da tek bir türün özellikleri çerçevesinde kaleme almaktan hoşlanmıyorum. Rahatsız oluyorum bundan. Romanda, bir yandan dış dünyada geçen bir kurgu var, onun paralelinde de insan vücudundaki bakterilerin, parazitlerin hayatı anlatılıyor. Bu yanıyla dünyada çok az örneği olan biyolojik bilimkurgu örneği olarak ele alınabilir; yani insan vücudunun bir evren olarak konu edildiği, hikâyenin vücudun içinde geçtiği bir kurgusal roman.

Yaşamlarımızı birlikte sürdürdüğümüz, her an iç içe olduğumuz, kimi zaman varlıkları yüzünden hasta olduğumuz, kimi zaman şifa bulduğumuz mikroorganizmaların hikayesini anlatıyorsunuz. Daha doğrusu onların hikayeleriyle bedenlerini mesken tuttukları insanların hikayeleri paralel ilerliyor. Gerçek hayatta da hikayelerimiz paralel mi, öyleyse biz onları yani anlattığınız mikroorganizmaları gereği kadar önemsemiyor olabilir miyiz?

Bu hiç üzerinde düşünmediğimiz, ciddiye almadığımız bir konu. Vücudumuzun içinde yüzlerce çeşit canlı yaşıyor ve onların da kendine özgü hayatları var. Kimisi bizi canlı tutan yaralı mikroorganizmalar, kimisi de zararlı! Zararlı olarak kabul ettiklerimizi, hangi antibiyotikle, ne kadar sürede öldürebileceğimizi hesaplıyoruz ve bu konuda inanılmaz bilimsel araştırmalar yapıyoruz. Milyar dolarlık bütçeleri olan büyük bir ilaç endüstrisi kurmuşuz. Oysa onlar da doğadaki diğer canlılar gibi yiyen, içen, üreyen, gezip dolaşan, uyuyan, kendilerine ait hayatları olan varlıklar. Doğadaki her türlü canlıyı inceleyen belgeseller var. Oturup merakla, keyifle izliyoruz onları. Ama kendi bünyemizdeki canlıları nedense yok sayıyoruz. Oysa mikroskopta bir baksak, hayata bakışımız değişir.

Onları sadece hastalandığımızda hatırlamamımızın altında ne gibi anlamlar olabilir? Belki insanoğlunun büyük bencilliğinin bir göstergesi de budur, dünyanın merkezinde kendini görme bencilliği…

Kesinlikle öyle. Birçok şeyi yok saydığımız gibi onları da yok sayıyoruz. Çünkü bir yanıyla da rahatsız edici canlılar bunlar. Hiç kimse içinde milyonlarca başka canlının yaşadığı gerçeğiyle yüzleşmek istemez. Bunu bilirse, yatağında rahat uyuyamaz. Çünkü biz uyurken onlar uyumuyor olabilir!

Klişe bir soru ama sizden klişe olmayan bir cevap bekliyorum: Anlattıklarınız ne kadarı gerçek, ne kadarı hayal ürünü?

Bu soruyla işin fantastik kurgu tarafına geliyoruz. Anlattığım mikroorganizmaların hepsi gerçek. Hatta fiziksel özellikleri bile gerçeğe çok yakın. Elektron mikroskobuyla binlerce kez büyütülmüş hallerini gördüm çoğunun. Ama yaşadıkları hayat, elbette kurgu. Fantastik kurgunun öğeleriyle bambaşka bir dünya kurdum onlara. Bu anlamda hayal ürünü ama hayalin gerçekle örtüşmesine de çok dikkat ettim. Elbette bir bağırsak paraziti bizim gibi yaşamıyor. Bizim gibi sevişmiyor, entrikalar kurmuyor. Onların gerçek hayatlarını biraz içinde yaşadıkları canlıların, yani bizlerin hayatlarıyla kesiştirdim.

Mikroorganizmaların hikayelerini anlatırken harikulade bir fantastik dünya kurmuşsunuz. Tolkien’in Orta Dünya’sının insan bedenindeki karşılığı gibi. Orada bağırsak parazitleri üzülüyor, mutlu oluyor, seviniyor, şehvetten deliriyor ve acı çekiyor. Daha doğrusu insana dair ne varsa onlar da yaşıyor. Bedenin kuytu köşelerinde yaşayanların aşklarını, maceralarını, yıkımlarını hayal ederken zorlandınız mı, ilham kaynağınız ne oldu?

Aslında pek zorlanmadım. Orta Dünya’daki gibi bir yeni coğrafya kurguladım ama hayalle gerçek paralel gitti. Çünkü insan vücuduyla yeryüzü arasında çok büyük benzerlikler var. Coğrafi oluşumlar bile çok benzer. Mesela bağırsaklar kıvrımlı, yükseltileri, inişleri çıkışları olan dokular. Dağlık, ovalık araziler yani. Karaciğerin zemini ise düz, parlak. Uçsuz bucaksız bir düzlük… Organlar, dokular arasında intersisyel sıvılar var. Yapı olarak denizlerle, göllerle aynı. Kan ve lenf dolaşımı da akarsularla aynı özelliklere sahip. Dünyanın yüzde kaçı sudur, insan vücudunun yüzde kaçı sudur? Neredeyse oran aynı. Aslında bizim yaşadığımız yeryüzüyle, içimizdeki mikro organizmaların kendi dünyası o kadar benzer ki…

Kadınların yeri ne Tanrı Acıkınca’nın evreninde? Güzeller güzeli, bir bakışıyla nice mikroorganizmaları mahveden Shigella’yı ne kadar seversem seveyim o da dahil olmak üzere kolay baş edilecek türden kadınlar değil sizin romanınızdakiler…

O da işin gerçeklikle ilgili kısmı. Sadece insan için geçerli değil bu; doğadaki tüm canlıların dişileriyle baş etmek zordur. İnsanın içindeki canlılar da, biz göz ardı etsek bile, yine de doğanın bir parçası. Eh, onların dişisiyle de baş etmek zor tabii. Shigella, sahiden de çok çekici, baştan çıkartıcı bir canlı. Bir o kadar da zor, baş edilmez biri. Aynı bizim dünyamızda rastladığımız kadınlar gibi.

Esas mesleğinizin payı olmuş mudur bu acayip hayal dünyasını kurgulamanızda?

Elbette. Eğer doktor olmasaydım, insan vücudunu bu kadar yakından tanımasaydım böyle bir kurgu yapamazdım.

Gerçek dünya için esin kaynaklarınız neler oldu? Mesela gazeteci kadın bana birini hatırlattı, en azından ismiyle…

Paralel kurguyla, insan vücudundaki yaşam, gerçek roman kahramanlarının yaşamıyla beraber ilerliyor romanda. Aşk, aldatma, entrika, sevgi, nefret ve gittikçe karmaşıklaşan insan ilişkileri… Tüm bunlar yaşanırken, içimizdeki canlılar da bizden habersiz, benzer şeyleri yaşıyorlar. Romanda sarışın, güzel, hırslı bir kadın gazeteci karakteri var. Evet, Ayşegül Harman karakterini yaratırken, tam da ben romanı yazdığım dönemde popüler olmaya başlamış, yaptığı röportajlarla dikkat çeken bir gazeteciden, Ayşe Arman’dan esinlendim. Ama gerçek karakter romandaki gazetecinin karakteriyle ne kadar örtüşür, o konuda bir şey söyleyemem.

Radikal bir söylemi var romanın. Mikroorganizmaların Tanrı’sı insandır diyorsunuz bir bakıma. Bazıları yeni diyarlar keşfetmek için yola çıkıyor, gördüklerini, öğrendiklerini kaydediyor. Karaciğerde yaşayanların beyinden haberi olmayabiliyor, o yüzden Kolomb’un Amerika’yı keşfi gibi keşfediyorlar yaşadıkları bedendeki başka bir organı. En önemlisi Tanrı acıkınca onların dünyasında kıyamet kopuyor. Tanrı acıkınca, susayınca, uyuyunca, hastalanınca… Burada bize de bir şey söylemeye çalışıyorsunuz sanırım, bizim inandığımız Tanrı’yı da sorguluyorsunuz belki…

Evet, paralel kurgu, paralel evrenler aslında bizi paralel tanrılar kuramına götürüyor. Bizim içimizdeki canlılar, başka bir bedenin içinde yaşadıklarını bilmiyorlar elbette. Ama bizim her hareketimizden etkileniyorlar. Öksürdüğümüzde, dalağımızdaki mikro organizmalar bundan etkilenmiyor ama akciğerlerimizdekiler için bir fırtına, bir hortum demektir bu. Midemiz bulanıp kustuğumuzda midemizdeki canlılar sele kapılıp gidiyor. Doğal afet diye adlandırdığımız şeylerin de kendi vücudumuzda bire bir karşılıkları var. Madalyonun tersinden bakarsak; bizim dünya dediğimiz şeyin başka bir canlı olmadığı ve bizim onun içinde yaşayan mikro organizmalar olmadığımız nerden belli? Belki o da kendinden milyonlarca kat büyük bir canlının içinde yaşayan küçük bir mikro organizmadır. Biz Tanrı’yı keşfetmeye çalışıyoruz. Bizim içimizdeki canlılar da yaşadıkları dünyayı keşfe çıktıklarında, aslında bizi keşfetmiş oluyorlar. Belki onların Tanrısı biziz. Böyle bakarsak, kendiliğinden bir zincirleme tanrılar kuramı oluşur. Doğruluğu tartışılır ama yanlışlığı da o oranda tartışılır!

Tanrı Acıkınca’yı okurken aklımdan geçen ilk düşünce, “Bundan ne kadar muazzam bir çizgi roman çıkar” oldu. Böyle bir arzunuz var mı? Veya size böyle bir teklif geldi mi? Çünkü hakikaten olağanüstü bir görsellik yaratılabilir bu romandan yola çıkılarak… İki aşığı arasında yolunu şaşıran Shigella’yı çizgi roman kapaklarında hayal ediyorum da, ne kadar şahane olmaz mıydı?

Aslında çok görkemli sahneler ve insan vücudunun birebir yeryüzü gibi ele alınması ama organların yapısına da bağlı kalınmasından kaynaklanan uçuk bir dünya profili var. Sinematografik olarak da insanın gözünde canlanıyor. Aslında yazarken bunu amaçlamamıştım ama görsellik ve karakterlerin fiziki özellikleri çok net olunca, bu açıdan da birçok kişinin ilgisini çekti. Özellikle animasyon film ve çizgi roman olarak kafasında canlandıran, bunu benimle paylaşan çok oldu. Ama animasyon yapılması Türkiye şartlarında çok zor, hatta imkânsız. Bu boyutta bir çizgi roman da ciddi bir emek ister ki bu da ciddi bir maliyet getirir. O yüzden de hayalinde canlandıran çok oldu ama bu konuda ciddi bir teklif gelmedi henüz. Sanıyorum Tanrı Acıkınca yurtdışında yayımlanmış olsaydı, şimdiye kadar çoktan çizgi roman olurdu. Eh, bu da yaşadığımız coğrafyaya ilişkin bir şey. Biz de Shigella’nın ülkesinin buradaki eşdeğerinde yaşıyoruz. Shigella da bağırsakta değil de beyinde ya da karaciğerde yaşasaydı, bambaşka bir hayatı olurdu.

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of