Egoist okur

Edebiyatçının bir marangoz olarak portresi: MARQUEZ

Gabriel Garcia Marquez’in yıllar içinde başta Paris Review olmak üzere birkaç dergiye verdiği röportajlardan çıkardığım bir mini yazma dersi. Yazar adayları ve roman severler için… Daha önce yazmıştım ama bu genişletilmiş hali…

Marquez, Paris Review dergisine verdiği röportajda edebiyatçının aslında bir tür marangoz olduğunu söylemiş, nedenini de şöyle açıklamıştı: “Edebiyatçı da, marangoz da sıkı çalışır. Ayrıca öykü yazmak da neredeyse masa yapmak kadar zordur. Tek fark edebiyatçının hakikatle çalışmasıdır, bu da aslında ahşap kadar sert bir malzemedir. Her iki mesleğin de türlü çeşit hilesi, tuzağı vardır. Başarının formülüyse şudur: Daha az sihir, daha çok alın teri. Proust’a katılıyorum, yazmanın yüzde 10’u ilhamsa, yüzde 90’ı sıkı çalışmaktır.”

Peki şimdi bu büyük edebiyatçıdan yazma üzerine birkaç mühim tavsiye okumaya ne dersiniz?

Gülenay Börekçi

Yazar olmadan çok önceki bebek Marquez (solda)

Edebiyatçının bir marangoz olarak portresi: GABRIEL GARCIA MARQUEZ

Büyükannesinin “yüzünü” ödünç aldı

İlk kitaplarımı gazetecilik dönemimde daha kendiliğinden, üzerinde çok da düşünmeden yazdım. Yüzyıllık Yalnızlık’a gelene kadar ne yapmak istediğime dair belli belirsiz bir fikrim vardı ama gene de sanki bir şey eksikti ve doğru tonu keşfettiğim güne kadar o şeyin ne olabileceğinden pek de emin değildim. “Doğru tonu” ilk kez Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazarken buldum ve kullandım. Çıkış noktam, büyükannemin masal anlatma yöntemiydi. Büyükannem bize olmayacak türden, hayali şeyler anlatırdı sürekli ama bunları çok büyük bir doğallıkla anlattığı için de hepimiz oturup merakla dinlerdik. Kullanmam gereken dili, büyükannemin masal anlatırkenki yüz ifadesi bir gün gözümün önüne geldiğinde buldum ve on sekiz ay boyunca her gün oturup bunun üzerinde çalıştım. Büyükannemin yüzündeki ifade bize masal anlattığı süre boyunca hiç değişmezdi. Anlattıklarını büyüleyici kılan onun hali ve tavrındaki bu değişmezlikti. Yüzyıllık Yalnızlık’a başladığımda, kendi yarattığım hikâyeyi açıkçası pek de inanmamıştım. İşte daha sonra büyükannemi hatırlayınca hikayeme önce kendim inanmam gerektiğini fark ettim ve onun üslubuyla yazmaya başladım. “Büyükannemin üslubu” dediğim de şu: Taş gibi bir suratla!

Gazeteciliği roman yazarken de sürdürdü

Başka bir deyişle gazetecilik deneyimlerimden hep yararlandım ve bazı gazetecilik numaralarını edebiyata uyarladım. “Gökyüzünde filler uçuyor,” dediğimde kimse bana inanmaz ama “Şu anda gökyüzünde tam dört yüz elli fil uçuyor,” dersem, birilerinin inanma olasılığı artar. Yüzyıllık Yalnızlık bu tip ayrıntılarla doludur. Şu “uyuyamama salgını” meselesine gelince; Oedipus tragedyasından beri yaşanmış salgınlar hep ilgimi çekmiştir, ayrıca Orta Çağ’daki salgınlar hakkında da cepeyce okudum ve araştırma yaptım. En sevdiğim kitaplardan biri de ünlü Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe’un Veba Yılı Günlüğü’dür. Kitap tamamen hayal ürünüdür ama okurlar bunu fark edemez. Ben mesela epey bir zaman Defoe Londra’daki veba salgının tam ortasında yaşadığı için o dönemi bu kadar şahane anlattı sanmıştım, gerçeği sonradan öğrendim. Meğer veba salgını sırasında yedi yaşında bile değilmiş ama uzun yıllar gazetecilik yapması sayesinde kazandığı beceriler sayesinde hayal ürünü bir hikâyeyi okura son derece ikna edici bir şekilde aktarabilmiş. Varmak istediğim yer şurası: Gençlik günlerimden beri Kolombiya’daki politik şiddetin ülkeyi adeta bir veba salgını gibi sardığını, bu ikisinin aynı metafizik boyutta ele alınabileceğini hissediyordum, dolayısıyla salgın hastalıkları farklı şekillerde de olsa kitaplarımda tekrar tekrar kullandım.

Sezgi romancı için esastır

Gazeteciliği bırakıp tam zamanlı roman yazmaya başladığımda benim için en büyük zorluk çalışma saatleri olmuştu. Gazetecilikte gece çalışmak zorundaydım, roman yazarkense sadece sabah dokuzdan öğleden sonra ikiye, yani oğullarım okuldan dönene kadar çalışabiliyordum. Başlangıçta az çalıştığımı düşünerek kendimi bir parça suçlu hissettim ve öğleden sonra da çalışmayı denedim ama olmadı. Öğleden sonra yazdıklarım işe yaramıyordu, sabah olunca hepsini baştan yazmak zorunda kalıyordum. Böylece beni suçlu hissettiren önceki sisteme döndüm ve öğlene kadar çalışmayı sürdürdüm. Eh, ne de olsa daha az çalışmak için türlü çeşit bahane arıyor insan. Gene de her gün düzenli çalışmayı ve ilham gelsin diye umut etmeyi bırakmadım. Özellikle söylüyorum bunu. “İlham” sözcüğünü romantikler çok istismar etti, Marksist dava arkadaşlarımsa kabullenmekte zorlandı ama adına ne derseniz deyin, “ilham” denen şeyin kolayca ve akıcılıkla yazabildiğiniz ve bütün bahaneleri etkisizleştiren çok özel bir ruh hali olduğunu biliyorum. Deneyimlerime göre, ilham ancak siz doğru temayı bulduğunuzda ve o temayı nasıl işleyeceğinizi keşfettiğinizde geliyor. Ayrıca sevdiğiniz bir şeyi anlatmalısınız çünkü sevmediğiniz işi yapmaktan kötüsü yok.

Bir edebiyatçı için sezgi de vazgeçilmezdir. İlham, gerçekten seveceğin doğru temayı bulmandan başka bir şey değildir. İşi daha kolay hale getirir bu. Roman yazmanın temelini oluşturan sezgi, hakikati bilgiye ihtiyaç duymadan çözmene yardımcı olur. Yerçekimi kanunlarını bile sezgilerinle çok daha kolay anlarsın. Bir romancı için sezgi esastır.

Diğer yandan, yaşlandıkça, hele ilham daha az gelmeye başladığında, tekniğe daha çok güvenmelisiniz. Teknik yoksa, tüm yapı çöker. İlham gelmiyorsa, daha yavaş ve titiz yazın yeter, o zaman sorun kalmaz.

Hayat, rüyalar ve ilk paragraflar

Yazarken sizi en zorlayacak şey ilk paragraf olabilir. Bir ilk paragraf için aylarımı harcarım ben ve onu tamamladığımda gerisi çorap söküğü gibi gelir. Birçok sorunu daha ilk paragrafta çözdüğümü söyleyebilirim, en azından romanın teması, tarzı ve dili ortaya çıkar. İlk paragraf bana göre kitabın tamamının nasıl olacağını gösteriyor, yani fragman gibi gibi bir şey.

İlk yazmaya başladığım sıralarda rüyalara epey ihtimam gösterirdim. Sonradan en büyük esin kaynağının doğrudan hayatın kendisi olduğunu gördüm. Rüyalar adına “hayat” dediğimiz o koca denizin sadece küçük bir parçasıydı, gerçekse çok daha zengindi. Bilmiyorum, belki de benim rüyalarım çok renksizdir.

Erken başla

Dominikli yazar Juan Bosch’un yirmi beş yıl önce söylediği bir şeyi duymuştum. Kendisi, yazıyla ilgili teknikleri, genç yaşta gizli gizli öğrenmek gerektiğini söylemiş. Biz yazarlar papağanlara benzeriz, yani yaşlandıkça daha iyi konuşmayı öğrenmemiz imkansız.

Tekniğe odaklan

Yaşlandıkça, hele ilham azaldığında, tekniğe daha çok güvenmelisin. Teknik yoksa, tüm yapı çöker. İlham gelmiyorsa, daha yavaş ve daha titiz yazmalısın, o zaman sorun kalmaz.

Daktilonla çalış, eleştirmenleri mutlu etme yöntemleriyle değil

Toulouse Üniversitesi’nde Latin Amerika edebiyatı hakkında yazan bir Fransız profesör vardı. Ona ulaşmam gerektiğini söylüyorlardı, çünkü kendisi bir türlü benim hakkımda yazmıyordu. Ulaşmayı denemedim, çünkü gerçekte buna ihtiyacım yoktu. Genç arkadaşların unuttuğu şey şu: Onların yaşındayken eleştirmenler benim hakkımda değil, Miguel Angel Asturias hakkında yazıyordu. Sözüm genç yazarlara, zamanınızı çalışmak yerine eleştirmenlere harcamayın, çünkü yazmak hakkınızda yazılmasından çok daha önemli. Edebi kariyerim hakkında çok önemli başka bir şey daha var, isterseniz size ondan da bahsedeyim: 40 yaşına geldiğimde 5 kitabım yayınlanmıştı ama yüzde bir telif bile almamıştım.

Bir sonraki öyküyü yaz. Ve arkadaşlarını dinle

“Her durumda, bu hikaye zaten geçmişe aittir. Şimdi önemli olan şey, bir sonraki hikayen” demişti arkadaşım Jorge Álvaro Espinosa.

Hiçbir tavsiyenin bundan daha akıllıca olamayacağını fark edinceye kadar ben tam tersine inandım, anlayacağınız o kadar kör ve aptaldım. Jorge ilk önce hikayeyi, sonra stili oluşturmam gerektiği şeklindeki sarsılmaz fikrini açıkladı, hem bu ikisi birbirine adeta köle misali bağlıydılar. Bu köleliğe “sadece klasiklerde bulunan o sihirli değnek” de denebilir. Jorge Yunan şairleri, düşünürleri tutkulu ve tarafsız bir şekilde okumam gerektiğini tekrarlayıp dururdu, sadece Homeros’u değil. Okuyacağıma söz verir ve o diğer isimleri duymak isterdim, ancak hızla konuyu değiştirir, bunun yerine hafta sonu okuduğu bir kitabı, mesela André Gide’in Kalpazanlar’ını anlatmaya başlardı. Ona bu konuşmanın hayatımın gidişatını belirleyebileceğini söyleyecek cesareti hiç bulamadım. Ve her gece uyumadan o sırada çalıştığım öyküyü unutup sonraki öyküm için notlar aldım.

Kurallarını oluştururken kendini özgür hisset ve kurallarına uymaya çalış

[Kafka’yı okuduğumda], edebiyatta ortaokul ders kitaplarında rastladığım akılcı ve son derece akademik örneklerin dışında sayısız imkânın olduğunu birdenbire anladım. Kafka’yla tanışmak benim için bekaret kemerimi yırtmak gibiydi. Öyle her hoşuna giden fikri icat edemeyeceğini hatta hayalini kuramayacağını yıllar sonra keşfettim. Hoşuna gitmekten yola çıkıyorsan, gerçeklerden kaçıp yalanlara sığınıyorsun demektir ve yalan edebiyatta hayatta olduğundan daha ciddi bir meseledir. En keyfi yaratının bile kuralları vardır. Kendini kaostan ve total akıldışılıktan kurtaramazsan, mantığın incir yaprağını da atamazsın.

Kendi hikayene inan

İlk kitaplarımı gazetecilik dönemimde daha kendiliğinden, üzerinde çok da düşünmeden yazdım. Yüzyıllık Yalnızlık’a gelene kadar ne yapmak istediğime dair belli belirsiz bir fikrim vardı ama gene de sanki bir şey eksikti ve doğru tonu keşfettiğim güne kadar o şeyin ne olabileceğinden pek de emin değildim. “Doğru tonu” ilk kez Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazarken buldum ve kullandım. Çıkış noktam, büyükannemin masal anlatma yöntemiydi. Büyükannem bize olmayacak türden, hayali şeyler anlatırdı sürekli ama bunları çok büyük bir doğallıkla anlattığı için de hepimiz oturup merakla dinlerdik. Kullanmam gereken dili, büyükannemin masal anlatırkenki yüz ifadesi bir gün gözümün önüne geldiğinde buldum ve on sekiz ay boyunca her gün oturup bunun üzerinde çalıştım. Büyükannemin yüzündeki ifade bize masal anlattığı süre boyunca hiç değişmezdi. Anlattıklarını büyüleyici kılan onun hali ve tavrındaki bu değişmezlikti. Yüzyıllık Yalnızlık’a başladığımda, kendi yarattığım hikâyeyi açıkçası pek de inanmamıştım. İşte daha sonra büyükannemi hatırlayınca hikayeme önce kendim inanmam gerektiğini fark ettim ve onun üslubuyla yazmaya başladım. “Büyükannemin üslubu” dediğim de şu: Taş gibi bir suratla!

Sezgine güven, aklına değil

İlham, gerçekten seveceğin doğru temayı bulmandan başka bir şey değildir. İşi daha kolay hale getirir bu. Kurgu yazmanın temelini oluşturan sezgi, hakikati bilgiye ihtiyaç duymadan çözmene yardımcı olur. Yerçekimi kanunlarını bile sezgilerinle çok daha kolay anlarsın. Bir romancı için sezgi esastır.
Paris Review ile 1981 röportajından

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments