Egoist okur

Elif Şafak: “Hakkımdaki dedikodularla uğraşacağıma kitap okurum”

Elif Şafak, yeni romanının kapağında bir erkek, yani anne katili İskender olarak çıkıyor karşımıza. Onunla Sirkeci Garı’nda yaptığımız söyleşide, kitabını, evliliğini, çocuklarını, aşkın karmaşık hallerini, niçin yazmaktan hiç vazgeçemeyeceğini, ailesi hakkında çıkan dedikodulara tepkisini, zihin ve kalp detoksu yapmanın önemini, Juliet’e serenat yaparmışçasına yazan erkek yazarları  konuştuk…

Gülenay Börekçi

Elif Şafak: “Hakkımdaki dedikodularla uğraşacağıma kitap okurum”

Bu ülkede yazarlık daha çok erkeğe, okurluk ise kadına yakıştırılıyor. Sanki deha erkeklere mahsusmuş ve yazar dediğin Juliet’ine serenat yapan bir Romeo’ymuş gibi… Elif Şafak ise kadın okurlarını da erkek okurları kadar önemseyen, hatta onlara “kızkardeşleri” gibi yaklaşan bir yazar. Ben de haliyle önce okurlarıyla ilişkisini sordum ona.

“Okurlarıma ‘ruhdaşım’ diyorum” dedi. “Yazarın kendini okurdan daha akıllı, zeki ya da bilgili zannetmesinden hoşlanmıyorum. Her roman bir yolculuk. Biz yolculuk yapıyoruz okurlarımla, yol arkadaşıyız. Bir romanımı aynı aileden bir sürü kadının, genç kızın, annesinin, teyzesinin, halasının, anneannesinin okuduğunu öğrenmek beni çok duygulandırıyor. Türkiye’nin her kesiminden okurum var, romanlarımın kapıları her demden insana açık. Onlardan gelen enerjiyi, muhabbeti çok önemsiyorum, bundan feyz alıyorum ve eleştirmenlerden ziyade onlarla bağımı önemsiyorum.

Sizinde önceki röportajlarımızın birinde yazarlığın bazı açılardan oyunculuğa benzediğini konuşmuştuk. Şimdi yeni kitabınızın kapağında karakterlerinizden biri olarak çıkıyorsunuz karşımıza, bir bakıma oyunculuk yapıyorsunuz yani. Hem de bir erkek, dahası bir katil rolündesiniz. İskender karakterini sizin için çekici yapan şey neydi? Niçin onu yazmak istediniz? Neredeyse bir yıl boyunca her sabah, her gece masanın başına sizi nesiyle davet etti?

İskender’i anlamadan bu ülkede niçin kadınlar en yakınları tarafından incitiliyor hatta öldürülüyor sorusunu anlamak mümkün değil. Bu konu üzerine kafa yorarken, hep kadınlara odaklanıyoruz, halbuki erkeklere, erkekliğin inşasına bakmamız lazım. Yazarken kendimi İskender’in yerine koydum, okurlarımın da onu çözebilmesini istedim. İlk bakışta çok sorunlu bir karakter. Şiddete eğilimli, bıçkın, serseri… Fakat göreceksiniz; tasavvufu keşfetmesinin etkisiyle o da değişecek. Sert ve hırçın bir delikanlının yüreğinin yumuşamasının hikayesi bu roman aynı zamanda.

Daha önce de erkek karakterleri yazmıştınız, fakat bu kez bir kapak çekimi süresince bile olsa o olmayı fiilen denediniz. Ne hissettiniz, çekim sırasında İskender’e biraz daha yakınlaştınız mı, onun kıyafetlerini giymek, onun gibi durmak, onun gibi bakmak, onu yazmaktan farklı mıydı?

“İskender olmak nasıl bir şey?” diye düşündüm 1,5 sene boyunca her gün. Romandaki her olayı “İskender olsaydı buna ne tepki verirdi?” diye düşünerek yazdım. Geleneksel aile ortamında büyüyen, annesini, kız kardeşini hem çok seven, hem de onları denetlemesi gerektiğine inanan bir genç adam o. Çok çabuk büyümesi gerekmiş, belki o yüzden de sorunlu. Çocukluğunu yaşayamadan, ailenin reisi olmuş. Şuna çok inanıyorum: Keşke her erkek bir günlüğüne de olsa kadınların yerine koyabilse kendini. Ve keşke biz kadınlar bir günlüğüne bile İskender olmanın ne anlama geldiğini gerçekten kavrayabilsek. O zaman hayatımızda çok daha az husumet ve gerginlik olurdu.

Bir erkek karakteri yazarken, kadın yazarın zihninde neler olup biter?

Kadın romancı için erkek karakterin önde olduğu bir roman yazmak zor hakikaten. Hem hayal gücü istiyor, hem gerçekçilik gerektiriyor. Benim romanlarımda şimdiye dek hep çok canlı, fazlasıyla renkli, dinamik ve kudretli kadın karakterler oldu. Bu son romanda, yani “İskender”de ise kadınlar da erkekler de aynı ölçüde ilginç… Şu da var tabii: Oğlum Emir Zahir’i yetiştirirken daha derinden düşünme gereği duydum ve biz annelerin oğullarımızı yetiştirirken ne gibi hatalar yaptığımızı görmeye, bulmaya çalıştım. Belki o yüzden bir erkek karakteri ilk kez bu kadar canlı kılabildim.

Peki bir katilin zihnine girmek nasıl bir deneyimdi? Başka bir canlıyı, bir insanı katleden biri sevilebilir mi? Mesela siz İskender’i severek mi yazdınız, yoksa ona hiddetlendiniz mi?

Romanın içinde beklenmedik sürprizler var; hiçbir şey ilk bakışta göründüğü gibi çıkmıyor… Ayrıca İskender katil ruhlu bir adam değil. Büyük hatalar yapan ve bunların bedelini ağır ödeyen bir adam sadece. Bir yanıyla kaba, sert, serseri tabiatlı, bıçkın bir erkek, bir yanıyla da baskı altında kalmış, gayet kırılgan ve yalnız bir oğlan çocuğu… Onu iki yanıyla görebilmek önemliydi. Ben da zaten bu romanı hiç kimseyi yargılamadan, insanı ve insanlığı anlamaya çalışarak yazdım.

Adını erkek karakterden alsa da “İskender” aslında kadınların hikayesini derinleştiren, daha çok onların ruhuna, duygularına, çelişkilerine, acılarına bakan bir roman. Karakterleri arasında en büyük arzularını bile yerine getirememiş kadınlar, tesadüflerin akışına kapılıp gidenler, en kararlı oldukları zamanlarda bile tereddütte olanlar, birbirlerini sevenler, birbirlerinin kuyusunu kazanlar, aşka inananlar, inanmayanlar var…

Bu romanda çok önemli kadın karakterler var gerçekten. İskender’in annesi, teyzesi, kız kardeşi… Aslında roman annesiyle ağabeyinin hikayesini anlatan Esma’nın sesiyle başlıyor. Zeki, duyarlı ama aynı zamanda kızgın ve kırgın bir kız Esma, kuvvetli bir gözlemci… Cinsiyetinden ötürü aile içinde hep kardeşlerinden farklı muamele görmüş. Kabına sığmıyor, geleneksel kalıpları sorguluyor. Annesini mesela hem çok seviyor, hem de kıyasıya eleştiriyor. Annesi gibi olmamaya and içmiş belli ki. Bütün karakterleri beraber düşünmek gerek, hikayelerin hepsi iç içe…

İskender’in bir kardeşi daha var, alemi anlamaya çalışan, yüreği aşkla dolu Yunus. Üçü arasında siz kendinizi en çok hangisine yakın hissettiniz?

Önyargısız, derviş ruhlu bir çocuk Yunus; dünyaya merakla, şefkatle, sevgiyle, muhabbetle bakıyor. Benim için elbette çok özel. Ama bu üç kardeşe duyduğum yakınlığı karşılaştıramam, orada başka bir şey önemliydi benim için… Aynı evde yetişmelerine, aynı anne tarafından büyütülmelerine rağmen birbirlerinden çok farklılar, bunun nasıl olabildiğini bulmaya çalıştım yazarken…

“Çünkü en derin yaralar ailede açılır; kabuk tutsa bile hikaye içten içe hep kanar”

“İskender”de bir ailenin 50 yılını anlatıyorsunuz. Öte yandan toplumun bütün açmazları, sorunları, yaraları da aslında tam da ailede başlamıyor mu? Sizin romanınızdaki aile hangi açılardan bu ülkenin büyük ve çözümsüz görünen sorunlarını yaşıyor? Aile içinde neyi çözersek, günün birinde bizim için mutlu bir toplumda yaşama ihtimali belirecek?

Herkesin bir hikayesi var tek tek bakınca. Ve bu hikayeler hep ama hep aile kurumunda başlıyor. Bence işin sırrı orada. Bir ailenin seyrüseferi bu roman. Hem sıra dışı, hem son derece yakın ve tanıdık… Birbirini yanlış anlayan, kısıtlayan, çok sevse de hep inciten bu insanlar bize uzak değil. Çünkü en derin yaralar ailede açılır; kabuk tutsa bile hikaye içten içe hep kanar.

Kitabınız ikilikler üzerine kurulu. Anne iki kez ölüyor mesela. Sonra babasını sevmeye devam edebilmek için onu zihninde ikiye bölen ve kendini biri alkolik öteki sağlıklı iki babası olduğuna inandıran çocuk da var. Kahramanlarınızı Türkiye’nin doğusuyla İngiltere arasında bölmüşsünüz sonra. Sizin de romanı yazarken ikiye bölündüğünüz oldu mu?

“İskender”de ikizlik teması çok önemli. İkiz kardeşlerden Pembe bir Batı ülkesinde göçmen oluyor, Cemile ise Kürt köyünde yaşamaya devam ediyor. Bence şu dünyada iki çeşit insan var: Çiftçiler ve denizciler. Yani kalanlar ve gidenler… Kimi insan doğduğu yerde sürdürüyor hayatını, kimi insan denizci olup dünyayı dolaşmak istiyor. Ben romanımda anne-oğul, doğu-batı, sıla-gurbet, intihar-umut gibi ikilikleri beraber ele almayı denedim…

İnsanın birine bütün kalbiyle muhabbet besleyip gene de onu incitmeyi her şeyden çok istemesi mümkün mü gerçekten? Bu size de olur mu?

Romanın en önemli sahnelerinden bir o bölüm. İskender sünnetten kaçıp ağaca tırmanıyor. Annesi de aşağı insin diye ona yalan söylüyor. Bir kırılma anı bu. Sevginin, aşkın karmaşık halleri üzerine yaşadığı bu ilk tecrübeyi hiç unutmuyor İskender. Hakikaten çok karmaşık. Hepimiz öyleyiz, hem çok seviyor, hem çok hırpalıyoruz en sevdiklerimizi. Ne yazık ki öyle!

Karakterlerinizden biri “Uzun hikaye diye bir şey yoktur” diyor. “Anlatmayı istediğimiz ve anlatmayı istemediğimiz hikayeler vardır.” Sizin de uzun hikayeleriniz var mı, hiçbir zaman yazmamayı tercih ettiğiniz için bir kapalı kutuda saklamaya karar verdiğiniz?

Kendime dair çok fazla şey yazmıyorum. Belki bir gün, çok sonra… Şimdilik yazarken kendimden yola çıkmamayı tercih ediyorum. Başkası olmayı seviyorum esas. Hayal edebilmeyi, kendimi bir başkasının yerine koyabilmeyi…

“Aşk en çok onu küçümseyenlere çarpıyor”

Şimdi şurada karşınızda olsaydı “Aşk aptallar içindir” diyen yazan karakterinize ne söylemek isterdiniz?

“Aşk aptallar içindir” diyen bir karakter var romanda, doğru, ama en sırılsıklam aşık olan da o aslında. Aşk bu dünyanın özü, tılsımı bence. Bizi değiştiren, güzelleştiren, yüreğimizi yumuşatan kimya. Aşkı anlamayan ya da basit bir şey zanneden çok insan var ne yazık ki. İşin ilginç yanı, aşk öyle bir şey ki, en çok onu küçümseyenleri çarpıyor, sarsıyor eninde sonunda.

“Kendimi matah bir şey zannetmemek için yazıyorum”

Yazarlık sizi çok şey yaptı. Aşık oldunuz, derviş oldunuz, hatta katil bile oldunuz.. Sizin “yazarak” olmayı istediğiniz şey ne aslında? En çok neyi anlatmak istiyorsunuz ve en çok neyi başarmayı hayal ediyorsunuz?

Sekiz yaşımdan beri yazıyorum. Delirmemek, kendimi matah bir şey zannetmemek, yani “ben” degil, “başkası” olabilmek, kendimi yenileyebilmek için… Ruhumdaki farklı sesleri bir arada tutan yegane zamk edebiyat olduğu için belki… En çok da hikayeleri ve hikaye anlatma sanatını tutkuyla sevdiğim için. Ben yazmaya, yazıya, harflere aşığım. Bu böyle. Her romanda ayrı bir yolculuğa çıkıyoruz okurlarımla. Her romanda ayrı bir alemi keşfediyoruz, insanı anlamaya bir adım daha yaklaşıyoruz.

“Hakkımdaki dedikodularla uğraşacağıma kitap okurum”

Evliliğinizle ilgili sizi incittiğini düşündüğüm sözlerle, dedikodularla karşılaştınız. Ne hissettiniz? Öfkelendirdi mi bu sizi, yoksa gülüp geçebilecek kadar şanslı mıydınız?

Türkiye’de dedikodu çıkarmak, her şeyi şahsileştirip belden aşağı vurmak, çamur atmak o kadar kolay ki. Bunlar ne yazık ki oluyor. Sonra da dedikodusu yapılan insanın çıkıp kendini savunmasını bekliyorlar. Ben bunu yapmam. Bunlarla uğraşacağıma oturup kitap okurum. Bir tek şey biliyorum şu hayatta: Bir başkasının mutsuz ya da basarısız olmasını istemek ve bunun icin kem laflar etmek, o insana bir katre dahi iyilik getirmez. Başkalarını üzerek mutlu olamaz kimse.

Emir Zahir ve Şehrazat Zelda 

Çocuklarınızın ismini nasıl seçtiniz? Emir Zahir neden Emir Zahir, Şehrazat Zelda neden Şehrazat Zelda? Kızınızın yazar olmasını istediğiniz hissine kapıldım isminden ötürü, bu doğru mu?

Emir doğulu bir isim, Zahir ise hem tasavvuftan gelen bir kelime, hem de Arjantinli yazar Borges’in bir hikayesinden… Zelda Amerikalı yazar Zelda Fitzgerald’in ismi, Şehrazat ise en güzel masal anlatıcısı. Yani çocuklarımızın isimlerini edebiyattan ve tasavvuftan seçtik. İlle yazar olmalarını istemiyorum ama. Yürekleri nasıl arzu ederse onu yapsınlar, seçimlerine saygı duyarım.

“Zihnimiz ve kalbimiz için de detoks yapmalıyız” 

“Yaşadığımız şehrin dışında, elbet bir gün gidebileceğimiz, gidince yerleşebileceğimiz, yerleşince sevebileceğimiz bir başka diyar olmalı. Yoksa tahammül edemeyiz” diye yazmıştınız. Hâlâ gitmeyi istiyor musunuz?

Bence gidebilmek fikri herkes için önemli. Bir evliliğin ya da ilişkinin sağlam olması için de bireylerin gidebileceklerini bilmesi lazım. Yoksa onun adı mecburiyet olur, özgürlük değil. Ara ara herkesin çekip gidebilmesi lazım. İlle başka bir memlekete değil. Aynı şehirde bile olsa bir başka mekana gitmek, kendi başına kalmak, kapanmak, içine yolculuk yapmak… Hani hep detoks yapmaktan bahsediyoruz ya, zihnimiz ve kalbimiz icin de detoks yapmalıyız. Her türlü kem fikirden arınmak için yalnız kalıp tefekküre dalmak, neden olmasın?

Bunu şundan sordum. Siz soyadını kendi seçebilecek kadar bağımsız tabiatlı birisiniz ve evliliği sizin ruhunuza aykırı olduğunu sıklıkla vurguladığınız halde aynı aşkla sürdürebiliyorsunuz. Bunun bir sırrı olmalı…

Bir sırrı varsa da ben bilmiyorum. Hakikaten. Ama Eyüp çok özel bir insan. O derviş tabiatlı olduğu için, insanları ezmediği ve farklılıklara kıymet verdiği için ben de bazı şeyleri daha kolay yapabiliyorum. Bir kadın sanatçı için en zoru kocası tarafından engellenmek olurdu.

“Her okur aslında kendini okur”

Türkiye’de çok satan yazarlara karşı neden önyargılı davranılıyor sizce?

Türkiye’de bilhassa elit çevrelerde “popüler” olan her şeye yönelik bir küçümseme vardır. Sanki çok sevilen albümlerin, filmlerin ve romanların muhakkak ki kötü ya da ucuz olması gerekiyormuş gibi. Bu aslında insanı küçümsemek sayılır.

O romanı değil sadece, onu seven okurunu da küçümsemek…

“Onlar okuyorsa ben okumam” tavrı, egonun dışavurumu. Kendini toplumdan yukarıya koymak. Halbuki bir romanı binlerce insan okur, okuyabilir. Ama herkesin okuması tek ve biriciktir. Parmak izlerimiz gibi, roman okuma biçimlerimiz de farklıdır. Her okur kendi gözünden okur aslında, kendini okur…

Gülenay Börekçi, Habertürk

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of