Egoist okur

‘Stephen King’i okumasaydım, yazar da olamazdım’

Başka birçok önemli ödülün yanı sıra “Bram Stoker Romanda Üstün Başarı Ödülü”ne de layık bulunan “Kafamdaki Hayaletler”in yazarı Paul Tremblay’in aldığı en büyük ödül, türün yaşayan en büyük ustası Stephen King’in hayranlığını kazanması elbette. Kitabı okuyunca, “Korkuyu iliklerime kadar hissettim ve bilirsiniz beni korkutmak zordur” demiş King.

Tremblay ilki gibi yine Numen Yayınları’ndan çıkan ve okuru kayıp bir çocuğun izini sürmeye çağırdığı yeni romanı “Şeytan Kayası”nda da aynı etkileyici dil ve karanlık atmosferle çıkıyor karşımıza. Üstelik bu hikaye öncekinden de buruk ve hüzünlü. Korku, keder ve polisiye nasıl bir araya gelmiş diye merak edenler için, konuyu yazarıyla konuştum.

Gülenay Börekçi

Paul Tremblay

“Koskoca korku edebiyatını, lunapark eğlencesine indirgemeyi adil bulmuyorum”

Şeytan Kayası bir polisiye. İkinci Mark Genevich macerası da Türkçe olarak yayınlanacak mı?

Sanırım bu soruyu yayıncıma sormalısınız, değil mi? Öte yandan,benim şu uyku hastalığına tutulmuş dedektifim sıklıkla uyku ile uyanıklık arasında geziniyor, rüya ile gerçeği karıştırıyor ama haklısınız, Genevich romanları neticede korku değil, birer polisiye. Gerçi ben onları da korku tavrıyla yazdığımı düşünmeyi seviyorum.

O halde sizi korku gerilim edebiyatına getiren yolculuğun nasıl başlayıp geliştiğini sorayım.

Açıkçası çocukken iyi bir okur değildim. Üniversitede matematik okudum, yüksek lisansımı da yine matematik üzerine yaptım. Kitap aşkım 21 yaşına geldiğimde, Joyce Carol Oates’in “Şeytan Kayası”na da ilham kaynağı olan “Where Are You Going, Where Have You Been?” adlı öyküsü ve Stephen King’in “Mahşer”iyle başladı. Vermont Üniversitesi’nde matematik yüksek lisansımı almak için uğraş verdiğim iki yıl boyunca, Stephen King, Peter Straub, Shirley Jackson ve Clive Barker okumaya devam ettim. Lisede matematik öğretmenliği yapmaya ilk başladığımda ise kendi öykülerimi yazmak konusunda içimi tarifsiz bir istek kapladı. Başlarda oldukça yavaş ilerlese de peşini bırakmadım o arzunun.

Korku türünde size çekici gelen nedir?

Kendimi bildim bileli karanlık ve korkunç olana ilgi duydum. Her cumartesi öğleden sonrası peş peşe iki korku filmi seyrederek büyüdüm. İzlerken en olmayacak şeylerden korksam ve sonrasında sürekli kabuslar görsem bile… İçimdeki çocuk hâlâ canavarların havalı olduğunu düşünüyor. Bir yetişkin olarak da korku, ne söylediği ve nasıl söylediğiyle beni hâlâ çekiyor. Sordunuz madem söyleyeyim, hayatın “Bir insan bunca zorluğun, imkansızlığın üstesinden nasıl gelir?” sorusuna edebiyat aracılığıyla yanıt verme çabasıdır korku. Ayrıca iyi yapıldığında, eşsiz ve güçlü bir biçimde bu soruların derinlerine inebilir.

Bir eseri korku romanı diye nitelemek için hangi özelliklere sahip olması gerekir, bu türün ölçütleri ya da sınırları nelerdir?

Bir tür olarak korku konusundaki vizyonum oldukça kapsayıcı, sınırları ise fevkalade bulanık. Salt ima yoluyla bile olsa, bende rahatsızlık hissi uyandıran her eseri bu türe dahil edebilirim. Türün sadece korkma ya da korkutma eylemleriyle tanımlanması beni bozar, çünkü doğasında bundan çok daha fazlası olduğunu bilirim. Yine de bir filmi veya kitabı ‘korkmak’ ümidiyle tüketen ve eserin değerini korkutma becerisiyle değerlendirenler çoğunlukta gibi. Bir yanım, korku edebiyatının ‘underground’ veya ‘outsider’ bir tür addedilmesinden keyif alıyor. Korkunun saldırgan ve tekinsiz olması, en zor soruları sormaya cesaret etmesi gerekir. Diğer yandan, korku türünün anaakımın yeterince parçası olamaması ve eleştirmenlerden yeterli saygıyı görmemesi beni hayal kırıklığına uğratıyor. Bir edebiyat türü olarak korku hâlâ pek çokları tarafından tabiatı gereği diğer yazın veya türlere kıyasla daha aşağı bir konumda kabul ediliyor ki, bu büyük bir saçmalık. Koskoca bir korku edebiyatını basit bir lunapark eğlencesine indirgemeyi adil bulmuyorum. 

Korku edebiyatının temelinde kutsal olanı ya da tabu sayılanı yok etme duygusunun olduğunu söylersem, katılır mısınız?

Bu elbette korku edebiyatının saptığı yollardan biri. “Kafamdaki Hayaletler”de amaçladığım şeyi tarif ediyor, orada genel olarak kabul görmüş bazı kurallarla oynamayı seçmiştim. “Şeytan Kayası” çok daha sakin, kişisel bir hikâye, bir yas öyküsü aynı zamanda. Belirli bir türde ürün vermenin en eğlenceli yanı o türün kurallarını test etmek, onlarla oynamaktır. Ben aslında hikâyelerimi, türlere dair çok uzun zamandan beri süren bir diyaloga dahil olma çabam olarak görüyorum.

Yazar adaylarına söylenen o berbat ‘En iyi bildiğin şeyi yazmalısın’ tavsiyesini, ‘En çok öğrenmek istediğin şeyi yazmalısın olarak değiştirmek gerektiğini söylemişsiniz. Romanlarınızı yazarken siz ne öğrendiniz?

Bu zor bir soru. ‘En iyi bildiğin şeyi yazmalısın’ tavsiyesi fazlasıyla sağlamcı bir tavsiye. Oysa sizi güvenli alanınızdan çıkmaya zorlayacak fikirler bulmaya çalışmazsanız, bir yazar olarak olgunlaşamazsınız. “Şeytan Kayası”nda bunu yaptığımı, anlatı perspektifini bile değiştirdiğimi düşünüyorum. Önceki kitaplarımın çoğu, otobiyografik öğeler barındırırdı. “Şeytan Kayası”nda ve bir sonraki “The Cabin at the End of the World”de hikâyelerin şahsi deneyimlerimden çıkması konusunda özel bir çabam olmadı. Bu da beni kesinlikle kendine daha özgüvenli bir yazar yaptı. Yazarken öğrendiğim bir şey varsa, en aşağılık karakterlerin bile empatiyi hak ettiğidir. Bakın, ‘sempati’ demiyorum; arada büyük fark var. Empati anlama çabasıdır. Ben bütün karakterlerime empatiyle yaklaşmaya çalışırım, gerçek hayatta da aynı şeyi yaptığıma inanıyorum. Tabii her zaman kolay olmuyor ama denemek gerek.

Siz nasıl tarif ediyorsunuz kötülüğü?

Kitaplarımda kötülük çoğu kez doğruyu yaptığına inanan iyi niyetli insanların aldığı kötü kararlar sonucunda ortaya çıkıyor. Kötülüğün dehşete düşüren tarafı sıradanlığı ve kaçınılmazlığıdır. Kötülüğün gücü yoktur, bir şeyin eksikliği ya da boşluğu doldurmak için gelir.

Korku romanlarına bakılacak olursa hayaletler, insan zihninde hasır altı edilmiş meseleleri simgeliyorlar, bu açıdan onlar belki de bilinçdışımızın birer tezahürü. Sizce hayalet diye bir şey var mı, yoksa onları biz mi icat ettik?

100 olayın 99’unda ben de öyle düşünüyorum. Matematikçi tarafım ağır basıyor olsa gerek. Rasyonel ve şüpheci doğamdan ötürü hayaletlerin doğaüstü varlıklar olduğu fikrine genellikle alaycı yaklaşıyorum. Ama nadiren de olsa, mesela gece geç vakit evde yalnızken, tuhaf sesler duyuyor, yahut bir kabustan uyanıyor ve hayaletlere azıcık inanır gibi oluyorum. Tabii güneş doğduğunda geceki aptallığımla alay etmek zor olmuyor.

William Peter Blatty’nin “The Exorcist”i çok sevdiğim kitaplardan. Elimde olmadan, sizinki dahil birçok korku romanını onunla kıyaslıyorum. Aklıma çakılı bir cümle var o kitapta, “Biz artık buradayız, evsiz barksız kaldığımızdan beri” diyordu. Kötülüğü bu açıdan ele alırsanız, ne söylersiniz?

Ben de hem romanın hem de filminin hayranıyım. Blatty kötülüğün biz olmadan kendi başına da var olabilen gerçek bir güç olduğuna inanır, bense tam tersi, insan yoksa kötülük de olmaz diye düşünürüm. Yine de alıntıladığınız bu cümlenin çağrışımları var. Blatty’nin şeytanı, sadece insani korkuları değil, insani duyguları ve düşünceleri de dışa vurur, bu yüzden çağrışımları yoğundur ve kimi zaman doğrudan bizi de içerir. Yani inançlı biri bile kimi zaman Blatty’nin şeytanında kendini bulabilir.

“Kitabım en beğendiğim korku romanlarına yazılmış bir aşk mektubuydu”

“Kafamdaki Hayaletler”i yazarken ilham kaynaklarınız nelerdi? Reality TV ve şeytan çıkarmanın buluşması çok çarpıcıydı ve hem öfkelendim hem de “Televizyonda bunu da yaparlar mı yakında?” dedim. Sizin hareket noktanız neydi tam olarak?

“Kafamdaki Hayaletler”, en beğendiğim korku romanlarına yazılmış bir aşk mektubu olmakla birlikte korku türü ve popüler kültürde resmedilen kadın portresini eleştiriyor. Etkilerden biri de “The Exorcist”. O filmdeki görüşleri tartışan hatta yapısöküme uğratan eleştirel makaleler okudum ve bunları büyüleyici buldum. Oysa ben hikâyeyi hiç o şekilde düşünmemiştim ve bu, romanım için ilham noktasını oluşturdu. Böylece hikaye kafamda hızla şekillendi, şanslıydım. Kahramanlarımın iki kız kardeş olması ve hikâyenin daha genç olanın gözünden anlatılması gerektiğini hemen anladım. Marjorie’nin gerçekten şeytan tarafından ele geçirilip geçirilmediği sorusunun muğlaklığıyla oynayacağımı da biliyordum, suları bulandırmanın en kestirme yolu da bir reality TV ekibini dahil etmekti. ‘Reality TV’ terimi burada tabii ki oksimoron teşkil ediyor. 

Hem ilk kitabınızda hem de “Şeytan Kayası”nda dikkatimi çeken şey şu: Korku unsurlarına rağmen okurunuzu kalbinden yaralamayı şahane bir ustalıkla başarıyorsunuz. İkisi de çok hüzünlü hikayeler. ‘Korku keder içermez’ diye bir kural yok, öyle değil mi?

Tabii ki yok! Kitapların sizi duygulandırmış olmasından ötürü büyük bir mutluluk ve onur duydum. Bir yazar olarak nihai hedefim okurun bir şeyler hissetmesini sağlamak. Her iki roman da arkaplanda sorunlu aileleri ele alıyor. Açıkçası hikâyelerin gerçekten hüzünlü olduğunu biliyorum. Dedim ya, etkili bir korku hikâyesi yazmanın sırrı hakikaten değer verdiğiniz ya da en azından empati kurduğunuz karakterler yaratmak ve onları kurtulması imkânsız görünen durumlara sokmaktan geçiyor.

‘Stephen King’i okumasaydım, yazar da olamazdım’

Bir yazar olarak en çok hangi edebiyatçılardan etkilendiniz?

Kitapların yanı sıra resimdeni, müzikten, filmlerden de ilham alıyorum. Ama Stephen King’i okumasaydım, yazar da olamazdım. Gelişimimde önemli rol oynayan, diğer pek çok yazar arasında Kurt Vonnegut Jr., Shirley Jackson ve Stewart O’Nan aklıma ilk gelenler. Bir de aynı zamanda yazar olan arkadaşlarım var, John Langan, Nadia Bulkin, Laird Barron, Victor LaValle ve Livia Llewellyn gibi.

Peki en sevdiğiniz kitaplar hangileri?

King’in “Mahşer”inden daha önce bahsetmiştim. Bir dönem Vonnegut’ın “Mezbaha 5”ini her yaz okuyordum. Bir başka kitapsa, Shirley Jackson’ın “Biz Hep Şatoda Yaşadık” adlı romanı. Marina Enriquez’in “Things We Lost in the Fire”ı ise yeni favorilerimden.

Siz hayatta en çok nelerden korkarsınız ve en çok neleri arzu edersiniz?

Her şeyden korkarım. Ne olur ne olmaz diye hâlâ evimin bodrumuna indiğimde işim neyse çabucak bitirmeye çalışırım. 1980’ler çocuğu olarak korkunç nükleer savaş kabusları görürdüm ve iklim değişikliğinin ortaya çıkaracaklarıyla birlikte bu hâlâ en büyük korkularımdan biri. En büyük arzumsa, basit. Sevdiklerimin uzun, sağlıklı yaşamasını istiyorum. Bir de tabii yazar olarak hep daha iyiye doğru evrilmeyi ve anlatmaya değer hikâyeler bulmayı umuyorum.

‘Nasıl yazacağımı düşünmeye zamanım yok’

Nasıl yazıyorsunuz, yönteminiz, usulünüz, ritüelleriniz neler?

Ritüelim yok. Halen bir lisede matematik öğretmenliği yapıyorum, dolayısıyla ritüeller için zamanım da yok. Eğer bir-iki saat boş zamanım olursa ritüellere falan dalmadan doğrudan o zamanı kullanmaya çalışıyorum. Sadece yazarken müzik dinleme eğilimindeyim. Okulda, evde ya da her nerede yazıyorsam, etrafımda olan bitenlerle arama bir duvar örecek bir şeye, müziğe ihtiyaç duyuyorum.

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of