T.S. Eliot’un yüzüne sürdüğü o pek tuhaf yeşil pudranın sırrı
T.S. Eliot’un Can Yücel’in Mr. Prufrock’tan Aşk Türküsü adıyla çevirdiği şiirini, gene Can Yücel’in çevirisinden hatırlayalım:
“…Elbet de bulunacak vakit
kaysın diye yol boyunca sarı duman
pencere camlarına sürterekten sırtını;
bulunacak vakit, bulunacak vakit
yaklaştığın çehrelere yakışacak bir çehre takınmana…”
Ya şimdi size sadece Prufrock’ın değil, bizzat Eliot’un da kendine yaklaştığı çehrelere yakışacak yeni çehreler aradığını, mesela yüzünü çoğu zaman “açmamış zambak rengi” bir pudrayla renklendirdiğini söylesem?
T. S. Eliot’a ve o muazzam Çorak Ülke’sine dair
T.S. Eliot’ı bir pop kültür fenomeni yapan kediler
Çorak Ülke
Eliot’un yeşil pudralı bir fotoğrafı elbette yok, buradaki yeşil benim oyunum. Ama Eliot’a öyle hayranım ki, onu yeşil pudrasıyla da kabul edebilirim.
T.S. Eliot’un takındığı o “açmamış zambak rengi” yeşil çehre
“Tom Eliot geldi dün. Yüzünde yeşilimsi, neredeyse teatral
bir solgunluk vardı. Bir şey sormadım ona, ama içimden,
‘Yüzündeki şey de ne acaba, maske falan mı?’ diye
geçirdiğimi hatırlıyorum.”
Virginia Woolf’un günlüğünden, 1922
Bazı dedikodular zamanla silinip unutulur. Bazılarıysa, bize ne kadar tuhaf gelirse gelsin, daha derin hatta şiirsel bir hakikat taşıdıkları için arkalarında mutlaka iz bırakırlar.
T.S. Eliot’un evden çıkarken yüzüne yeşil pudra sürdüğü söylentisi gibi.
İlk okuduğunuzda gülüp geçecek oluyorsunuz ama sonra ürperiyorsunuz: Büyük şair sabah uyanıp aynaya bakıyor ve ceketini giymeden önce raftaki pudra kutusuna uzanarak yüzünü yeşile boyuyor. Tatlılık içeren, “sofa” bir yeşil değil bu, uğursuz bir tınısı var: bir cesedin zamanla alacağı rengi çağrıştırıyor.
“Eliot bir bankacı gibi görünmek istiyor, bir rahip gibi konuşuyor ve bir hayalet gibi yürüyor”
1922 yılında T.S. Eliot Lloyds Bank’ta çalışıyordu. 1925’te ayrıldı ve ileride Faber&Faber adını alacak olan bir yayınevine geçti. Gene de dış görünüş itibariyle bir şairden çok bankacıya benziyordu. Katıydı ayrıca, içe dönüktü, sessizdi. Düzenli olarak dahil olduğu Bloomsbury sohbetlerinde bile pek fazla konuşmazdı. Kendi dünyasına gömülmüştü, neredeyse görünmezdi.
İşte tam da o görünmezliği sürdürdüğü yıllarda yüzünü yeşil bir tozla pudralaması iyice tuhaf. Üstelik hikâyeyi doğrulayan isimler var, mesela Virginia Woolf, Clive Bell, Osbert Sitwell.
Woolf, Eliot’un dudaklarını da boyayıp boyamadığından bir türlü emin olamadığını yazıyor. Clive Bell, Eliot’ın bu pudrayla “adeta bir kadavra gibi” göründüğünü söylüyor. Sitwell ise “açmamış zambak rengine çalan” o yeşil pudrayı ilk fark ettiğinde yaşadığı şaşkınlığı anlatıyor.
Bunun salt eksantrik bir kişilik özelliği değil, şiirsel bir tavır, cesur bir yazınsal jest olduğunu düşünenler de vardı elbette. Tıpkı Çorak Ülke’deki dağılan sesler, Prufrock’taki bastırılmış arzular gibi. Yüzüne sürdüğü yeşil pudrayla bir bakıma kendi persona’sını da yeniden yaratıyordu büyük şair. Ezra Pound’un dediği gibi: “Eliot bir bankacı gibi görünmek istiyor ama bir rahip gibi konuşuyor ve bir hayalet gibi yürüyor.”
Eh, bu hayaletvâri yürüyüşe yeşilimtırak bir pudradan daha fazla ne yakışabilir?
Kozmetik, edebiyat ve “no makeup makeup” görünümünden pek de hazzetmeyen Baudelaire.
Peter Ackroyd, T.S. Eliot biyografisinde pudra sürmenin Eliot’u “daha az bankacı, daha fazla mutsuz şair” yaptığını yazıyor. Bu da bizi başka bir soruya götürüyor: Yeşil pudra bir kamuflaj mıydı, yoksa meydan okuma mı?
Baudelaire’e başvuracağız burada. Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı adlı eserinde makyaj pratiğini, doğayı yeniden idealize ederek estetik bir bilinçle yeniden yaratmanın bir yolu olarak tanımlamıştı “Çoğunlukla makyajın gizlenmesi, görünür olmaması amaçlanıyor, oysa buna hiç gerek yok. Tam aksine, makyaj belirginleştirilmeli. Neden olmasın, siyah çizgiler mesela gözlere sonsuzluğa açılan birer pencere görünümünü kazandırır.”
Anlayacağınız yeşil pudra sürmeyi seçen Eliot’ın da yürekten onaylayacağı gibi, “no makeup makeup” görünümünden hiç hazzetmiyormuş Baudelaire.
1890’ların dekadan estetiğine de gayet uygun sayılır bu görüş: Oscar Wilde hayattaki öncelikli amacını, “mümkün olduğunca yapay görünmek” diye tarif etmişti. Max Beerbohm’sa Kozmetiğin Savunusu adlı makalesinde pudrayı neredeyse ruhani bir araca dönüştürmüştü.
Tüm bu düşünceler ışığında bakarsak net olarak görebiliriz: Eliot’un yeşil makyajı kesinlikle çok katmanlı bir estetik tercihti. Öte yandan bu durumun, yakın arkadaşı Osbert Sitwell’in dediği gibi, Eliot’un çekingen, içine kapanık karakteriyle çeliştiği de aşikâr. Belki de Bloomsbury’nin onu görünce bıyıkaltından gülen bohem ruhlarına “Ben sıradan bir memur değilim, bir hayalet sanatçıyım,” diyordu bu yeşil pudra vasıtasıyla.
Hangimiz istemeyiz görünmez olmayı ya da tanımadığımız yüzlerle karşılaştığımızda kendimize yeni yüzler takınabilmeyi
Bense bunları öğrendikten sonra artık Eliot’u yalnızca “Nisandır ayların en zalimi,” diyen adam olarak hayal edemiyorum. O artık benim için yüzü hafiften zümrüt yeşiline çalan ve kendine sessizce yepyeni bir kimlik yaratan bir hayalet aynı zamanda.
Onun bu görüntüsünün bazılarınızı güldüreceğinin farkındayım. Bazılarınızın iç sesini kışkırtacağı da kesin bence. Öyle ya, hangimiz istemeyiz bir parça görünmez olmayı ya da tanımadığımız yüzlerle karşılaştığımızda kendimize yeni yüzler takınabilmeyi…
“…Elbet de bulunacak vakit
kaysın diye yol boyunca sarı duman
pencere camlarına sürterekten sırtını;
bulunacak vakit, bulunacak vakit
yaklaştığın çehrelere yakışacak bir çehre takınmana…”
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest