Trevanian’ın çığır açan sinema kitabını buradan okuyun
Biricik Trevanian’ımızın bir zamanlar, yani romancı olmadan ve ABD’yi terk etmeden önce Rodney Whitaker olan gerçek adıyla üniversitede sinema dersleri verdiğini biliyoruz. Peki ne düşünüyordu sinema sanatına dair, hangi filmleri seviyordu? Eh, onları da aşağıda okuyabilirsiniz.
Bu arada ben elbette hizmette kusur etmiyorum ve en sona Whitaker’ın yıllardır peşine düşülmüş efsane kitabı The Language of Film‘in dijital versiyonunu ekliyorum. (Yanlış anlaşılmasın, korsan değil, tamamen yasal bir versiyon.)
Hatırlatayım, The Language of Film, Trevanian’ın İnfazcı‘sında sayfalar boyunca alıntılanan kitaptı.
Edebiyatın Marlon’u: TREVANIAN
TREVANIAN’ı kızı anlattı: “Babam gülümseyişiyle odayı aydınlatırdı”
Huzurlarınızda Nicolai Hel
Alexandra Whitaker: “Aşkta sonsuz bağlılık diye bir şey yok!”
Yukarıdaki fotoğrafı bana Trevanian’ın bugün İspanya’da yaşayan ve kendi de bir romancı olan kızı Alexandra hediye etmişti :)
Trevanian’ın çığır açan film dili ve grameri kitabını artık buradan da okuyabilirsiniz…
Kitap çok eski. epeyce de demode. Ayrıca bence sıkıcı. Ama olsun, her durumda ilgimizi çeker, ne de olsa Trevanian’ımız yazmış.
Trevanian’ın Nicholas Seare diye bir takma ad kullandığını öğrenmiştik. Sonra yıllardır ortada dolaşan rivayet de doğru çıkmıştı ve yazarımızın gerçekte Rodney Whitaker adında bir sinema hocası olduğu anlaşılmıştı.
Aslında romanlarında buna dair çok ipucu bulunduğu için tutkulu hayranları bu ismi duyunca şaşırmamışlardı. Mesela Sanction romanlarından birinde, kurguda hiç yeri olmasa da, Rodney Whitaker adlı bir üniversite profesörünün pek sıkıcı film grameri kitabından bahsediliyordu uzun uzun.
Meğer o kitap da gerçekmiş. Görmek ya da okumak için sayfanın en aşağısına bakın :)
Gülenay Börekçi
Rod Whitaker’ın The Language of Film adlı efsane kitabının ciltli baskısında yer alan gençlik fotoğrafı. İnsan çok isteyince buluyor :)
Bir Trevanian itirafı: “Sinemaya olan hislerimin büyük aşk değil, bir çeşit tutulma olduğunun farkındayım”
Nadir röportajlarından birinde (tam olarak iki röportaj vermiş bugüne dek) sinemaya dair şunları söylemiş Trevanian…
Doğrudur, tam güzel işler gelmeye başlamışken çekilmiştim tiyatrodan. Çünkü sinema yapmak istiyordum. Gerçi tiyatroyu bırakmamın bir nedeni de birlikte çalıştığım insanlardan artık hoşlanmamaya başlamamdı. Tiyatro tek başına yapılmaz, yönetmen olacaksanız oyuncularla ve yapımcılarla çalışmak zorundasınız.
Oyuncular çocuk gibidir; nazlı, alıngan, çoğu zaman cazibeli ama birlikte çalışmayı beter hale getirecek kadar kırılgan… Eh, bu da doğal, en iyi yapabildikleri şey başkası olmak sonuçta.
Tiyatro ve film yapımcılarına gelince, kullanılmış araba satıcıları, PVC kapı-pencere pazarlamacıları, yatırım bankacıları ve uyuşturucu satıcılarıyla ortak yanları pek çoktur onların da.
Gene de ben sinemaya büyük ilgi duydum. 20’lerin sonunda ortaya çıkan Alman sessiz sinemasının o görkemli dönemini ve 30’larda Amerika’da ‘halk sanatı’ haline gelişini çok sevdim. 20’li ve 30’lu yılların İngiliz, 40’lı yılların İtalyan belgesellerini, 50’lerin Japon sinemasını da hep önemsedim.
Sağlam, iyi yetişmiş bir tiyatro yönetmeniydim, bu becerilerimi sinemaya taşımayı düşününce kamerayı, kurguyu, ışığı öğrendim ve sonunda film yönetmenliği, kurgu ve senaryo yazarlığı dersleri vermeye başladım. Çekmek istediğim iki senaryom vardı, onları da daha sonra romana dönüştürdüm: Kasaba ve Katya’nın Yazı.
Sinemaya olan hislerimin büyük aşk değil, bir çeşit tutulma olduğunun farkındayım. Nihayetinde sinemada büyük bir ‘öz’ yok, gerçekten görkemli tek yanı filmlerin maliyetleri.
Bana sorarsanız bir filmin içeriği en fazla ortalama bir kısa hikâye kadardır. Popüler olma sebebi de budur aslında. Büyük sinemacılar birer çocuktur aslında, gelişimleri yarıda kalmış çocuklardır hepsi. Kuzeybatı karayollarını dolaşan 20 kamyonluk bir gezici panayırda hamburger tezgâhı olan bir adamdan öğrendiğim ilkenin sanatsal tezahürüdür sinema. “Önemli olan lezzet değil, cızırtıdır,” derdi bu adam ve kendi açısından epey haklıydı.
Filmler bence de cızırtıdan ibarettir. İçi boş yumurtalardır onlar. En zengin, en yoğun film bile aslında sadece bir atıştırmalıktır; baharatlarla hazırlanmış, lezzetli, çıtır çıtır ama besin değeri olmayan bir atıştırmalık.
Filmlerde bazı büyük anlar yok değildir tabii. The Third Man’in finali gibi; Touch of Evil’in açılış planı, 3:10 to Yuma’nın neredeyse herhangi bir on dakikası, Yojimbo’da Toshiro Mifune’nin omuz silkişi, Seven Samurai’da Shimura Takashi gibi…
The Language of Film, Rod Whitaker
Tıklayıp, sayfaları çevirmeye başlayın bir an evvel. Tabii önce sadece ilk birkaç sayfayı okuyabileceksiniz, zira The Internet Archive sitesi kitap ödünç vermek için sizden üyelik istiyor ama onu da yaparsınız hızlıca diye düşünüyorum. Kitabın linkini ayrıca ŞURAYA da iliştiriyorum. Tıklarsanız doğrudan The Internet Archive sitesine girer ve aracısız bir şekilde okursunuz.
Subscribe
0 Comments
oldest