Egoist okur

Uluslararası Eskişehir Yunus Emre Edebiyat Şenliği

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’nin 1-4 Ekim’de düzenlediği Uluslararası Eskişehir Yunus Emre Edebiyat Şenliği’nin teması “Neşe”ydi. Şair Haydar Ergülen’in yönetimindeki şenlik, Yunus Emre’nin insan sevgisinden yola çıkarak edebiyatı, şiiri ve müziği buluşturdu. Zor zamanlarda sanatın bizi bir araya getirebileceğini hatırlatan şenlikte izlediğim etkinlikler arasında Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un “Roman Neşesi” ve şair müzisyen Can Bonomo’nun “Can Neşesi” başlıklı söyleşileri vardı. Güzeldi yani. Başta Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce olmak üzere şenlikte emeği geçen herkese teşekkürler…

Tuna Kiremitçi: “Roman yazmak tehlikeli bir spordur”
Eskişehir Belediye

Neden Hapşırmayasın Rrose Sélavy?
CB I Hate Perfume: 19. yüzyıl kokusu

Uluslararası Eskişehir Yunus Emre Edebiyat Şenliği

Şenlikte en sevdiğim bölüm, çeşitli ülkelerden gelen şairlerin buluşması oldu. Atina Abiltar, Zeliha İbrahim, Altay Suroy, Zeynep Hüseyin, Lulzim Haziri, Sylvain Cavaillès ve Mário Tiago Paixão’nun yanı sıra Tuna Kiremitçi de bu buluşmadaydı. Yurt dışından gelen şairlerin çoğu Romanya, Bulgaristan, Kosova ve Kuzey Makedonya gibi Balkan ülkelerindendi. Edebiyatın birleştirici gücüne dair birer konuşma hazırlamışlardı. Bütün bu konuşmalarda ortak bir nokta vardı: Artık geçmişte kalan “kapıcıklar”.

Nedir diye soracaksınız, bunlar Osmanlı döneminde komşunun bahçesine sokağa çıkmadan geçmeyi sağlayan küçük kapılar. Anladığım kadarıyla, iyi ilişkileri olan komşu aileler, birbirlerini ziyaret ederken sokak kapısı yerine bu kapıcıkları kullanıyorlarmış.

Gözünüzün önüne iki bahçe getirin: Evlerin girişleri sokağa bakıyor ama aradaki duvarda küçük bir kapı var. Komşuya gitmek için evden çıkıp sokağı dolaşmanıza gerek olmuyor, bir bahçeden diğerine hop diye geçiyorsunuz. Başka bir deyişle, her ailenin kendi mahremiyet alanı var elbette, ama komşuya ulaşmak için o alanın içinde özel bir geçit de bırakılıyor.

Kapıcık Türkçe bir sözcük ama Balkan dillerinde “kapidžik” ve “kapixhik” gibi yöreden yöreye değişen biçimleri var. Priştine’de en yakın komşu için “kapikojshi” ya da “kapikojšija” gibi sözcükler de bulunuyor. Bir nevi bizdeki “kapı komşusu”. Görüyorsunuz ya, o yıllarda komşuluk, ev planlarına kadar işlemiş. Neyi kaybettiğimizi düşünürken bunu da aklımızda tutmalıyız.

Bu kapıcıkların kadınların gündelik hayatında da önemli bir işlevi varmış. Gündüz Vassaf, Annem Belkıs kitabında bunu uzun uzun anlatıyor. Kadınlar, o sayede bahçeden bahçeye geçerek bütün mahalleyi dolaşabiliyor, sokağa çıkmadıkları için de çarşaf giymek zorunda kalmıyorlarmış.

Odysseia’da Neşe’nin Kokusu

Şenliğin en değişik etkinliği, Nihat Özdal’ın “Odysseia’da Neşe’nin Kokusu” başlıklı olfaktif sergisiydi. Bir edebiyat eserinin içinde, hem de o eserin ayrıntılarını koklayarak dolaşıyormuş gibi hissediyordu insan bu sergiyi gezerken. Homeros’un Odysseia destanından beslenen bu çalışma, koku ile hafıza arasındaki bağı araştırıyordu bir yandan da. Özdal açılışta kendi hikayesini de paylaştı… Doğduğu Halfeti sular altında kaldıktan sonra çocukluğunun evine ulaşmak için dalış yapmış ama onu evine, geçmişine ve çocukluğuna çok daha güçlü biçimde götüren şey, bir bergamot ağacından yayılan koku olmuş. Tekrar tekrar okuduğu Odyssus’un eve dönüş yolculuğu, Özdal için bu deneyimle birlikte yepyeni bir anlam kazanmış.

Özdal’ın anlattıkları arasında ilgimi en çok çeken şey, 1920’lerde üretilen bir parfümden bahsetmesi oldu. Durun onu da anlatayım…

Çalıkuşu Parfümü

Egoist Okur olarak romanlardan ilham alan parfümler konusunu defalarca işledim. Neler neler yoktu anlattığım parfümler arasında, birkaçının linkini bırakırım.

Bahsetme fırsatı bulamadığım parfümler de var tabii. Guerlain’in Claude Farrère’in 1909 tarihli La Bataille romanından, daha doğrusu romandaki bir karakterden esinlenerek hazırladığı Mitsouko onlardan biri.

Parfüm dünyasına sızan edebiyat eserleri arasında Reşat Nuri Güntekin’in belki de en ünlü romanı Çalıkuşu’nun da bulunduğunu Eskişehir’de öğrendim. Nihat Özdal’ın anlattıklarına bakılırsa, biricik Feride’miz bir zamanlar bir parfüm şişesinde de hayat bulmuş. Başka bir deyişle, romanın kazandığı olağanüstü başarının ardından İstanbul’daki Altun Çiçek firması Çalıkuşu adlı bir parfüm üretip satışa sunmuş. Şişesinin neye benzediğini bilmiyoruz, kayıp çünkü. Ama küçük bir kitap biçiminde tasarlanan ve bugün Aybala ve Nejat Yentürk’ün koleksiyonunda bulunan kutusu o kadar güzel ki… İç kapağına Feride ile Kâmran’ın kavuştuğu bölümden bir alıntı yerleştirilmiş ve altına Reşat Nuri’nin adı iliştirilmiş. Parfümün kutusunu açanlar bir roman okumaya hazırlanır gibi hissediyorlardı kendilerini herhalde. Kokusuysa bugün bir muamma. Bu da iyi bir şey bence. Herkesin Çalıkuşu parfümü kendine… Onu istediğimiz gibi hayal etmekte özgürüz.

Renklerin dili: İmren Erşen Oya Müzesi

Eskişehir’de İmren Erşen Oya Müzesi’ne de bayıldım. Oya deyip geçmemek gerektiğini anladım. Bu müze, her şeyden önce kadınların ev içinde ürettiği nesneleri, dahası çoğu zaman sanat olarak değerlendirilmemiş bir emeği görünür kılması açısından önemliydi. Bir yazmanın kenarındaki oyaya bakarken yalnızca bir süsü değil, ustalığı, sabrı ve kuşaklar arasında aktarılan bilgiyi de görüyor insan. Üstelik müzeyi gezerken bana anlatılanlara göre, oyaların özel bir dili de varmış. Bir zamanlar açıkça dile getiremedikleri kırgınlıklarını, küskünlüklerini, öfkelerini, sevinçlerini renkler ve şekiller aracılığıyla ifade ediyormuş kadınlar.

İmren Erşen Oya Müzesi, Odunpazarı’nda 2022’de açılmış. Ressam ve koleksiyoncu İmren Erşen’in Anadolu’nun hemen her köşesinden yıllar boyunca topladığı 8500 eser sergileniyor. Bunların 5000’den fazlası da iğne ve boncuk oyaları. Oyaların çeyizler, yöresel giysiler ve gündelik eşyalarla birlikte sergilenmesi ayrıca anlamlı. Ben gezerken hep şunu düşündüm: Tarihte adını bile bilmediğimiz öyle çok sanatçı var ki…

Kedilere adanmış bir sanat evi

Son olarak aşık olduğum bir başka mekanı anlatayım… Odunpazarı’ndaki Berna Türemen Kedi Sanat Evi, kedilere duyulan sevginin bir koleksiyona dönüşmüş hâliydi. Sanatçının kendi eserlerinin yanı sıra farklı ülkelerden topladığı kedi temalı heykeller, oyuncaklar, kitaplar, pullar ve gündelik eşyalar burada bir araya gelmişti. Başka sanatçıların Türemen’e ithaf ettiği çalışmalar da koleksiyonun bir parçasıydı. Kedilerin resimden heykele, kilimden kitaplara uzanan izlerini takip ederken insan bir sanatçının yıllar boyunca biriktirdiği meraka ve sevgiye de tanık oluyordu. Açıkçası burayı öyle sevdik ki çıkmak istemedik…

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted