Egoist okur

Büyük ustalardan yazar adaylarına tüyolar

Ernest Hemingway, yazar adayları için en iyi egzersizin gidip kendilerini tavana asmaları olduğunu söylüyor.

“Kadınlara elinizin tersini göstermelisiniz. O zaman belki önünüzde sürünürler” diyen “maço” William Faulkner başarıyı kadınlara benzetiyor. (Maço dediğime bakmayın çok çok çok seviyorum.)

Truman Copete yazarın üslubunun göz rengi gibi doğuştan belirlendiğine, yani değiştirilemeyeceğine inanıyor.

Stephen King, bütün romanlarının aynalarımızdaki çatlaklardan faydalanılarak yazıldıklarını itiraf ediyor.

İşte Paris Review dergisinde yayınlanrmış yazar röportajlarından alıntılar…

Gülenay Börekçi

Ernest Hemingway: “Git kendini tavana as!”

Yazar adaylarına önereceğiniz en iyi zihinsel egzersiz nedir?

İyi yazmayı güç bulduğu için gitsin kendini tavandan assın derim. Sonra da hiç acımadan ipi kesip kendini yazmaya zorlamalı. Bu durumda yazmaya başlarken elinde en azından ipe çekilme hikâyesi olur.

Yaratıcı bir yazar olarak sanatın işlevinin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Gerçeğin kendisi yerine niçin temsilini tercih ediyorsunuz?

Bunda şaşıracak ne var? Olmuş şeylerden, varolan şeylerden ve bütün bildiklerinizden ve bilemeyeceklerinizden bir şey ortaya çıkarıyorsunuz ve bu bir temsil değil, tamamen yeni bir şey, bütün gerçek ve yaşayan her şeyden daha doğru. Siz ona can veriyorsunuz ve eğer bunu iyi yaptıysanız ölümsüzleştiriyorsunuz. İşte bu yüzden yazıyorsunuz ve bildiğiniz başka hiçbir sebep yok. Ve başka hiç kimsenin bilemeyeceği diğer bütün sebepler.

William Faulkner: “Başarı kadın gibidir, önünde eğilirseniz ezer geçer”

Bir yazar için en iyi çalışma ortamı nedir?

Sanatın çalışma ortamıyla alakası yoktur. Bana teklif edilen en iyi iş bir genelevi işletmekti. Bana göre, bir sanatçının çalışması için ideal bir yerdir. Mükemmel bir ekonomik özgürlük; aç kalma korkusu yok; başını sokacak bir yerin var ve birkaç basit hesaba bakmak ve her ay gidip bölgedeki polise para ödemekten başka yapacağın bir şey de yok. Sabahları etrafta çıt olmaz, akşamları eğer sıkılmışsa katılabileceği yoğun sosyal bir yaşam vardır. Ev sakinlerinin hepsi kadın olduğu için de hürmet gösterir, sizi “Beyefendi” diye çağırırlar. Mahalledeki bütün kaçakçılar da “Beyefendi” diye çağırır ve polislere ilk isimleriyle hitap edebilir. Yani bir sanatçının ihtiyacı; fazla masraflı olmayan huzuru, yalnızlığı ve eğlence bulabileceği bir yerdir. Bütün yanlış seçilmiş yerler sanatçının tansiyonunu yükseltir, zamanının çoğunu hayal kırıklığı veya kızgınlıkla harcamasına neden olur. Tecrübelerime göre, benim işim için ihtiyacım olan şeyler kâğıt, tütün, yiyecek ve biraz viskidir.

Yazarın ekonomik özgürlüğe de mi ihtiyacı yoktur?

Hayır. Tek ihtiyacı olan şey kâğıt ve kalemdir. Para karşılığı yazılmış iyi bir şeye rastlamadım hiç. Bir yazar, ancak kötü bir yazarsa zamanı veya ekonomik özgürlüğü olmadığı gibi özürlerin arkasına sığınır. İyi bir sanat eseri hırsızlar, kaçakçılar veya at bakıcılarından da çıkabilir. İnsanlar gerçekte zorluğa ve yoksulluğa ne kadar dayanabileceklerini keşfetmekten korkarlar. Ne kadar güçlü olduklarını keşfetmekten korkarlar. Hiçbir şey iyi bir yazarı yok edemez. İyi bir yazarı yok edecek tek şey ölümdür. İyi yazarların başarıyla veya zengin olmakla uğraşacak zamanları yoktur. Başarı kadınsıdır ve kadına benzer, önünde eğilirseniz, üzerinizden ezer geçer. O yüzden kadınlara elinizin tersini göstermelisiniz. O zaman belki önünüzde sürünürler.

Truman Capote: “Yazdığnız şey portakal gibi olmalı”

Öykü tekniğinizi nasıl geliştirdiniz?

Öykü, sadece kendi doğallığında anlatılırsa doğru biçime ulaşır. Yazdığınız öykünün doğal olup olmadığını test etmek için bakacağınız şey şudur: Onu bir portakal gibi kesin. Doğanın tam olarak kusursuz yaptığı bir şey olan portakal gibi.

Bir yazar üslup edinebilir mi?

Hayır, insan uğraşarak gözünün rengini değiştirebilir mi? Aynı şekilde üsluba da bilinçle ulaşılabileceğini sanmıyorum. Her şey bir yana, üslup insanın ta kendisidir.

Eleştirinin yapıcı etkisi var mıdır sizce?

Bir eser yayınlanmadan önce fikirlerine güvendiğiniz birisinden aldığınız eleştirinin tabi ki yapıcı etkisi olur. Ama yayınlanmasından sonra eser hakkında sadece övgüleri duymayı ya da okumayı isterim. Hayattat çok hakarete uğradım hâlâ da uğruyorum, bazıları tamamen kişisel ama artık hiçbirini umursamıyorum. Hakkımda yazılmış en ağır iftiraları bile okurken kılım kıpırdamaz. İşte benim tavsiyem; asla ama asla bir eleşirmene cevap vererek kendinizi küçük düşürmeyin. İstediğiniz kadar hayali mektuplar yazabilirsiniz ama sakın düşündüklerinizi kâğıda dökmeyin.

Stephen King: Aynadaki çatlak

Biz insanlar nelerden korkuyoruz?

Kaos. Yabancılar. Değişiklik. Beklenmedik aksaklıklar. Ani hareketler. The Mist isimli kısa romanım bir kasabanın üstüne çöken sisi anlatıyor ve süpermarkette kapalı kalmış birkaç kişiyi… Kasa kuyruğunda elinde bir kutu mantarla bekleyen bir kadın var. Pencereye doğru gidip inen dumana bakarken mağaza müdürü kutuyu elinden çekip alıyor. Kadın, “Versene mantarlarımı” diye söylenir. Kasa kuyruğundayken biri mantarlarımızı elimizden çekecek diye korkarız.

Bu durumda sizin romanlarınızdaki ana konu bu korku mudur?

Yaptığım şey aynadaki küçük bir çatlak. Her insanın yaşamında nedenini anlayamadığı bir şeylerle uğraşmak zorunda kalacağı bir nokta olur, bu doktorun kanser teşhisini açıkladığı an da olabilir, aptalca bir telefon şakası da. Bu yüzden ister hayaletlerden, ister vampirlerden ya da yolun sonunda oturan Nazi savaş suçlularından söz edin, aslında anlattığımız aynı şey; sıradışı olanın sıradan yaşama tecavüzü ve bunun nasıl üstesinden geldiğimiz. İşte bu durum, karakterimiz ve başkalarıyla, toplumla etkileşimimiz hakkında birçok şey koyuyor ortaya, aslında bunlar da beni canavarlardan, hayaletlerden, gulyabanilerden daha çok ilgilendiriyor.

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of