Egoist okur

YABANIN ÇAĞRISI’nın efsane yazarı Jack London’la röportaj

Öykü ve roman yazarlığının yanı sıra boksörlük, siyaset, sendikacılık, insan ve hayvan hakları savunuculuğu, gazetecilik, yayıncılık da yapan Jack London’ın en önemli iki yapıtı Turkuvaz Kitap’tan çıktı. “Yabanın Çağrısı”, ehlileşmiş bir köpeğin ruhunun derinliklerinden gelen çağrıya uyarak yabanıl hayata dönmesi konu ediyor. “Beyaz Diş”te ise London hikayeyi tersine çeviriyor, yani yabanıl bir köpeğin insanlarla tanıştıktan sonra uysallaşmasını anlatıyor.

Kitapların yazılış hikayeleri çok ilginç. Anlatılanlara bakılırsa Jack London, 1897’da Klondike Altına Hücum dalgasına katılmak üzere yola çıktığında henüz yirmi bir yaşındaydı. Kışlık kampta yanında götürdüğü kitapları, mesela Charles Darwin’in “Türlerin Kökeni” ve John Milton’ın “Kaybolan Cennet” adlı eserlerini okumaya başladı. Öte yandan bu yolculuğu salt okuyarak geçirmedi elbette. Sıkı bir gözlemci, korkusuz bir maceracıydı. Altın arayıcılarıyla birlikte Beyaz Geçit adı verilen bir yerden geçmek zorunda kaldı. Burası, iklim koşullarına, yalçın araziye dayanamayarak ölen atların iskeletleriyle doluydu, ‘Ölü At Geçidi’ olarak anılmasının sebebi buydu. Altın arayıcılarının sağlam yapılı, kalın kürklü kızak köpeklerine ihtiyaç duyduğunu böylece anladı ve bu duruma tanıklık etmek, “Yabanın Çağrısı” ile “Beyaz Diş”i yazması konusunda ona ilham verdi.

Cihat Taşçıoğlu’nun çevirisiyle Turkuvaz Kitap’tan çıkan bu iki romanı okumanızı isterim. Linki aşağıda vereceğim. Öte yandan, Jack London’ı da belki biraz yakından tanımak isteyebilirsiniz. Bunun için de kendisiyle yapılmış nadir röportajlardan birine göz atabilirsiniz. Tamam, görüşleri epeyce demode ama sonuçta 28 Mayıs 1913’te Milwaukee County Leader’da yayımlanmış bu röportajda okuyacaklarınızın hepsi kendi sözleri. Karar sizindir.

Gülenay Börekçi

Not: Röportajda sözü edilen filmleri bulmaya çalıştım ama çabalarım sonuç vermedi. Tek bulabildiğim ölümünden üç gün önce çekilmiş belgesel oldu. Onu da ekliyorum.

Yabanın Çağrısı’nı almak için tıklayınız. 

Beyaz Diş’i almak için tıklayınız.

JACK LONDON: “Editörler hakikatle ilgilenmiyor ve yazarların hakikatleri dile getirmesini istemiyor”

Jack London’la on dakika geçirdikten sonra, onun kasvetli pesimizminin etkisine kapılıyorsunuz. London da zaten hakiki bir pesimist olduğunu gizlemiyor. Gelin, onun bu pek de farkında olmadığımız yüzüne bir göz atalım, öncesinde de kendisiyle biraz sohbet edelim.

İlk söyleyeceğim şey şu: Fotoğraflarında göründüğünden çok daha yakışıklı, çünkü kameranın o yumuşak bakışlı, gri gözlerdeki havayı yakalaması mümkün değil. 37 yaşında olmasına rağmen, 30’unda gösteriyor. Görkemli bir gövdesi var. Omuzları dışında boksör olduğu anlaşılmıyor. İncecik. Çene yapısına bakılınca, kavgacı biri değilmiş hissiyatı veriyor, güldüğündeyse ağzı bir kuyumcu vitrinini andırıyor. Giyim tarzı sade, üzerinde hazır alınmış bir takım elbise var. Yumuşak yakalı beyaz gömleği ve siyah ipek kravatı etkileyici. Kafasına ise, o geniş kenarlı çirkin şapkalardan birini geçirmiş.

Konuşması gayet gündelik, ne aşırı kültürlü bir akademisyen gibi incelikli sözler ediyor, ne de bir kovboy gibi kaba saba şeyler söylüyor. Otomobillerin yoğun olduğu sokaklarda ya da yüksek binaların asansörlerinde duyabileceğiniz türden sıradan bir İngilizce onunki. Nüfuz edilemez biri değil, soru sorduğunuzda cevaplamaya hazır. Ara sıra zararsız küfürler savuruyor. Şükürler olsun ki, kurumlu bir havası yok. Alıştığımız ünlü yazarlara benzemeyen, açık sözlü, dürüst ve iyi bir adam gibi görünüyor.

Onu ilk kez Los Angeles’lı bir sinemacının yanında görmüştüm, adam London’a poz verdirmeye çalışıyordu. Şu ünlü kısa hikayelerini bir dizi sinema filmi haline getirecek olan bir yapım şirketiyle bir sözleşme imzalamıştı London. Filmler, onu masa başında yazı yazarken gösteren görüntülerle başlayacaktı. Elinde kalem olacak, kolunun hemen yanında da bir paket sigara duracaktı. Eğer daktilo başında otursa, yüzlerce metrelik filmle çekilen bu görüntüler daha gerçekçi durabilirdi ama yok, bu sefer de romantizm eksik kalırdı. Biliyorsunuz, yazarlar alışıldığı üzere fotoğraflarında daktiloyla değil kalemle poz verirler. Her neyse, bir süre sonra London kalkıp yürümeye başlayacak ve sahne bir fade out’la son bulacak, ardından da esas hikaye başlayacak. London daha sonra da belirli aralıklarla, perdede boy gösterecek. Ardından  onu, gene yüzlerce metre film harcanan final sekansında, zor beğenmesiyle meşhur, acımasız bir editöre yollamak üzere hikayesini bir zarfa koyarken izleyeceğiz. Kamera yüzüne odaklanacak; yakın plan, son.

Popüler bir haftalık dergide fotoroman olarak da yayımlanan “John Barleycorn” dizisi bu filmler arasında. Şirket yöneticileri, dizide bizzat London’ın rol alacağını açıkladı. Hikâye zaten onun hayatını anlattığından, London’ın oyuncu kadrosuna dahil olması filme çok şey katacak. Hatta karısı Charmian’ın da rol alacağı söyleniyor.

Jack London, ölümünden üç gün önce. 

“Bir aktörmüşüm numarası yapmayacağım,” diyor London, “Bu meslek konusunda bilgim de, tecrübem de yok. Ben yalnızca söyleneni yapacağım ve kendimi dost ellere teslim edeceğim.”

“Size göre, kapitalist sistemin sanata etkisi nedir?” diye soruyorum.

“Berbat! Kesinlikle öldürücü! Editörler hakikatle ilgilenmiyor ve yazarların hakikatleri dile getirmesini istemiyor. Bir yazar, içinde doğrular olan bir hikayeyi yazamaz bile, yazarsa resmen kafasını duvara toslamış sayılır. Bunun yerine, editörlere istediklerini verir. Sonuçta, inandığı ve sevdiği şeylerin asla satın alınmayacağını biliyordur.”

“Ne kadar rahatlatıcı” diyorum.

“Neden pesimist olduğumu merak ediyorsunuzdur,”  diyor Bay London, “Açıkçası bunu ben de merak ediyorum. İşte buradayım. Dünyanın en değerli şeyine, bir kadının aşkına sahibim. Güzel çocuklarım ve çok ama çok param var. Şöhretli bir yazarım. Yanımda sayısız insan çalışıyor. Şahane bir çiftliğin başındayım. Gene de pesimizmi elden bırakmıyorum. Çevremde gördüklerime serinkanlılıkla bakıyor, bilimsel açıdan yaklaşıyorum, öyle olunca da durumun umutsuzluğunu görüyorum. İnsanlığın hali her geçen gün daha da berbat hale geliyor. Servetlerine sıkı sıkıya bağlanmış güçlü bir hakim sınıf var. Her yen kan gölü. Zenginler işçilere boyun eğdirmek için kiralık bir katiller ordusu kurmuş, bu durumdan kurtulmanın tek yolu, kapitalistleri alaşağı etmek. İşte bu nedenle karamsarım. Olaylara tarihin merceğinden bakıyor ve doğanın kanunlarına göre değerlendiriyorum.

“17 yaşımda sosyalist oldum. Hâlâ sosyalistim ama o incelmiş, salon sosyalistlerinden değilim. Günümüz sosyalistleri, ilk yılların o güçlü, sert sosyalizmine inanmıyorlar. Oysa ben hâlâ sosyalizmin kapitalist sınıfı etkisiz hale getirmesi ve madenlerin, değirmenlerin, fabrikaların, demiryolların ve toplumun ihtiyaç duyduğu diğer işletmeleri özel mülkiyetten çıkarması gerektiğine inanıyorum. Sosyalistler yumuşamamalı, ödün vermemeli, oysa bunu bilmiyormuş gibi davranıyor ve herkes gibi düşük vergi talep eden sıradan reformculara dönüşüyorlar. Bunun yerine, soyguncu kapitalist sistemden önce kendileri vazgeçmeli, işçileri sanayinin başına geçirmeliler.”

“Politik eyleme karşı mısınız?” diye soruyorum.

“Siyasi kampanyalar aracılığıyla çok şey elde edileceğine inanıyorum” diye yanıtlıyor. “Bana sorarsanız, esas yapılması gereken şey, işçileri mevcut sistemin yanlışlarını ve sınıf bilincinin araçlarını anlamaları konusunda bilgilendirmek olacaktır.”

“Sizce barışçıl ve yasal bir değişiklik imkansız mıdır?”

“Tarih, yönetici sınıfların kavgasız gitmeye gönüllü olmadığını bize gösteriyor. Hükümet ve ordular kapitalistlerin elinde. Onların iktidarda kalmak için bu kurumları kullanmayacaklarını mı düşünüyorsunuz?”

“Peki buna karşılık siz ne yapmayı düşünüyorsunuz, Bay London?”

“Elimden geleni yaptığıma inanıyorum. Sosyalizm bana yüzbinlerce dolara mal oldu. Zaman geldiğinde, Glen Ellen’daki çiftliğimde kalacağım ve devrimin alevlenmesini seyredeceğim. Ben üzerime düşeni yaptım.”

Derleyen: Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of