Egoist okur

Perihan Mağden’den heves kırma kültürüne dair

“Benim için bir Oğuz Atay vardı. Onun roman kahramanlarının zihinlerinden geçenler benim de hissettiğim, düşündüğüm şeylerdi, onlarla özdeşleşebiliyordum. Dostoyevski romanlarındaki insanlarla da özdeşleşebiliyorum. Buradan başka örnek bulmak zor, bir Türk Leonard Cohen’i yok ki onun şarkılarıyla özdeşleşeyim. Bu toplumdaki birtakım şeyleri beğenmek için kendimi zorlamam gerekiyor. Yoldan yordamdan çıkıyorum, beğenmeye çalışıyorum. Duman grubunun bugüne dek hiç reklam filminde oynamamış olması hoşuma gidiyor ama ardından adamların askere giderken “Vazifemizi yapacağız, komutanımız emrederse gitarımızı alıp şarkı da söyleyeceğiz” demeleri sinirime dokunuyor. Düşünüyorum, daha alternatif bir rock grubu çıkamaz mı bu ülkeden, birileri de Türkiye’de anti-militarist bir duruş sergileyemez mi? Bu kadarcık bir şeyi talep etmek çok mu aşırı?”

perihan magden gulenay borekci egoistokur 1

Perihan Mağden’den heves kırma kültürüne dair

Sizin sivri dilli ve hırçın olduğunuz söyleniyor hep…

Türkiye’de yazan insanların çok ehlileştirilmiş bir tonu var. Yazılarımdaki mizahı ve dilimin şiddetini aşırı bulmaları; onların kullandığı dilin mazbutluğu, mazlumluğu ve sıradanlığı yüzünden. Yoksa toplumun genel tevekkül düzeyine uymuyor olsalar da ben bir aşırılık görmüyorum yazdıklarımda. Bir tevekkül toplumuyuz biz çünkü, olanı kabul etmeye eğilimliyiz, herkes böyle yaşıyor ve böyle yazıyor. Ertuğrul Özkök mesela basını biat kültürüyle suçluyor, ama bence asıl Hürriyet gazetesi orduculuğa biat kültürünün çok ciddi bir örneği. Herkesin tevekkül içinde olduğu ortamda dilim birilerine sivri geliyorsa, ne yapalım, bu onların sorunu. Ayrıca onlar gibi düşünmüyorum, o halde niçin onlar gibi yazayım?

Bense yazılarınızda ve romanlarınızda merhametli birisi olduğunuzu, tek başına olanları, çaresiz kalmışları, siyasi açıdan mağdur durumda bırakılanları, eşcinselleri, travestileri, sokak köpeklerini, ‘yazıyla’ koruyup kolladığınızı görüyorum. Yazının silah olduğu çok söylenmiştir ama ‘koruyan, şefkatle sarılan bir anne’ olabildiği de söylenebilir mi?

Eşcinsel cinayetine kurban giden gazeteci arkadaşımız, son zamanlarda iyice ürkütülmeye başlanan, akıl almaz bir dehşet içinde yaşatılan travestiler, sokak köpekleri pek konuşulmuyor bizde. Kadrolu yazarlar var ve ancak onlar söz ediyor bu ‘marjinal’ sorunlardan. Kadrolu hayvan yazarları, mesela. Otomatiğe bağlamışlar, yazdıklarını okurken bir şey hissetmiyorum ben, İngilizce ‘cheesy’ denir, öyle yazılar, çok kitsch, çok oturmuş, çok sıradan, ortaokul çocuklarının kompozisyon ödevleri gibi.

Üzerine düşeni yapan yazılar mı?

Evet, oturtmuş konusunu o, kendisinden bekleneni veriyor. Dolayısıyla bana hırçın ve sivri dilli diyenlerin kendilerini korumaya, yetersizlik duygularını açıklamaya çalıştıklarını düşünüyorum ben. Dilimle insanları öldürmeye teşvik ediyor değilim, öyle bir tehlike teşkil etmiyor yazdıklarım. Ezilenlerden söz ederken öfke duymamayı ayıp karşılıyorum ben ayrıca.

Ben yolda yürürken sokak köpeğine tekme atan birine saldırabilirim gözüm dönüp. Yazan birinin de öfkesini yazıyla dile getirmesi doğal sonuçta…

Yazıyla da saldırabilirsin, evet.

İnsanın kendi türünden bir yazarı, müzisyeni, sinemacıyı tanıması ona ‘Yalnız değilsin’ duygusu veriyor ve bu önemli bence. Az önce ‘kollamak’ sözcüğünü bu anlamda da kullandım. Sizi kimler kolluyor, sizin yazarlarınız kimler?

Bana bu duyguyu veren pek az insan var. Oğuz Atay vardı. Onun roman kahramanlarının zihinlerinden geçenler benim de hissettiğim, düşündüğüm şeylerdi, onlarla özdeşleşebiliyordum. Dostoyevski romanlarındaki insanlarla da özdeşleşebiliyorum. Buradan örnek bulmak zor, bir Türk Leonard Cohen’i yok ki onun şarkılarıyla özdeşleşeyim. Bu toplumdaki birtakım şeyleri beğenmek için kendimi zorlamam gerekiyor. Yoldan yordamdan çıkıyorum, beğenmeye çalışıyorum. Duman grubunun bugüne dek hiç reklam filminde oynamamış olması hoşuma gidiyor ama ardından adamların askere giderken “Vazifemizi yapacağız, komutanımız emrederse gitarımızı alıp şarkı da söyleyeceğiz” demeleri sinirime dokunuyor. Düşünüyorum, daha alternatif bir rock grubu çıkamaz mı bu ülkeden, birileri de Türkiye’de anti-militarist bir duruş sergileyemez mi? Bu kadarcık bir şeyi talep etmek çok mu aşırı?

Bir tektipleşme söz konusu, buna uymayanlar da garip karşılanıyor?

İtaat gençliği. Herkes aynı kafada yetiştirilmiş, herkes Özal çocuğu, herkes Evren’in mahvettiği ruhlardan, herkes ehlileştirilmiş. Drug alıyorlar diyelim, bu bir isyan değil ki, kişisel tercih, kendi kofralarını attırma tercihi… Beğenmeye çalıştıklarım, sevmek için kendimi zorladıklarım oluyor ama Duman örneğindeki gibi hiçbiri arkasını getirmiyor tavırlarının ve ben hep düş kırıklığına uğruyorum. Sevdiklerim ya tek tük kişiler ya da zaten hayatta değiller.

“Evlenmeyin, hayatlanın” diye bir yazınız var, orada ruhu alınmış vampirler diye bir benzetmeniz var. Herkesin yaptığını yapmak uğruna mutsuzluğu göze almaya dair çok acıtıcı bir imge bu.

Evleniyorlar ya da bir gruba dahil oluyorlar. Kimse yalnız kalmaya tahammül edemiyor, çünkü zor bir şey yalnız olmak. Ben hiçbir cemaatin üyesi değilim ve bu beni çok daha incinebilir kılıyor. İnsanlar kendilerini tutan bağlarla ayakta duruyorlar. Herkesin ait olduğu bir grup var, çok yalnızsa internette grup kuruyor kendine. İşinde çok mutsuz olan onu bile kaybetmekten korkuyor ve kalkıp patronuna ‘gözünün üstünde kaşın var’ diyemiyor. Evliliğinde çok mutsuz olan ama kıpırdamayıp ‘hiç yoktan iyidir’ diyor. Bizim toplumumuz ‘hiç yoktan iyidir’ toplumu. Yalnız kalacağıma, bu berbat evlilik sayesinde ayakta durayım, fare gibi kendimi yok ederek, üzerinde durduğum arazinin rengini alarak, internetteki flört mesajlarıyla avunarak… İşsiz kalacağıma, bu korkunç işyerinde beni aşağılayan iğrenç patronuma katlanayım. Hiç yoktan iyidir! Herhalde kul geleneğiyle alakalı bir şey bu. Birey bile olamamışız. Darbe üstüne darbe vurulmuş, böylece gelecekte birey olamamamız da garantilenmiş. Bunlar iç karartıcı şeyler, bunları yazdığım için de bana iç karartıcı ve agresif diyorlar. Halbuki kendi kendilerine şiddet uygulayan onlar. Onlar kendi kendilerini mutsuz ediyorlar.

“Anı biriktiremem insanoğulları ve kızlarıyla aşırı sıkılarak tükettiğim için bir ömrü” diyorsunuz. Hayatta kimler, nasıl insanlar sizi sıkmıyor ve niçin?

Benim çok düşük bir sıkıntı eşiğim var. Bir ara daha az sıkılmaya başlamıştım, kendimle iftihar ediyordum bu yüzden. Çocukken ya da yeniyetmeyken herkesin canı çok sıkılır ya ama sonradan herkes öğrenir bir şekilde sıkılmamayı.

Herkes öğrenir mi?

Öğreniyorlar. Disipline oluyorlar belki, kendilerini eğitiyorlar. Bense kendimi hep çocukluğumdaki kadar yoğun bir şekilde sıkılırken buluyorum. Bir film hafif kötüyse bile tahammül edemiyorum ona, kötü konsere, kötü tiyatroya tahammül edemiyorum. İnsanlar söz konusuyken de taahammül eşiğim düşük. Kardeşim gibi yakın hissettiğim ruhlarla idare edebiliyorum ancak, geçmişimden gelen insanlarla. Yeni insanlarla ilişki kurmak zor geliyor. Yalnızlık öyle bir pratik ki, insanları kolay atmaya alışınca, öyle devam ediyor. Anı da tutamıyorum pek, beni ağırlaştırıyor, üzüyor. Kendisiyle fazla ilgili insanlardan değilim, bu şu gün yazdığım muhteşem mektup, şu bana hediye edilen kırmızı gül diyemem. Geçmişi hatırlamak istemiyorum, beni incitiyor zaten.

Hırçınlığınız biraz da çok kolay incinebilir oluşunuzdan mı kaynaklanıyor acaba?

Ama benim bir de savunma pratiğim var ve gerektiğinde kendimi cadılar gibi müdafaa edebiliyorum. Kırılabileceğim hayat pratiklerinden uzak duruyorum. Bir ara magazin basınının diline düşmüştüm. Yazdıklarıma çata çat cevap yetiştirilmesi beni kırıyordu. Hülya Avşar kalkıp bana laf yetiştirsin istemiyordum. Reşitim değil, eşitim değil. Baktım, çok üst düzeyde konuşup yazarsam, magazin basınına malzeme olan insanlarla aynı ortamlarda takılmazsam ve onlar bir şey yaptığında görmezden gelirsem zaten tedavülden kalkıyorum. O tedavül popülarite getiriyor olabilir, kitaplarımı daha çok sattırıyor da olabilir ama ben istemiyorum. O kirlenmek çünkü, ‘pavyona düşmek’ gibi bir şey. Hayatında seni kırabilecek şeylerin tedbirini alarak yaşarsan sorun çıkmıyor. Ben tedbirlerimi alarak, beni üzebilecek, kırabilecek şeylerden uzak durarak yaşıyorum. Sağlıklı olan bu. Ötekinde kirleten, ufaltan bir yan var. Seni un ufak edebilirler. Ne gerek var?

Erkek olsaydınız tepkiler farklı mı olurdu? Nasıl algılanırdınız?

Bunu hiç düşünmedim ama Can Dündar kadar popüler olmadığım kesin.

Kızınız Kova burcunda doğmuş. Bir Başak olarak siz de zaten bunu istemişsiniz. ‘Ben olmasın da ne olursa olsun’ krizi yaşamışsınız. İkiniz arasındaki ilişkiyi soracağım. Astroloji haklı çıktı mı? Yani kızınız size benziyor mu, benzemiyor mu?

Astroloji tamamen haklı çıktı. Kızım bana hiç benzemiyor. Ben Başak burcundanım, Kova da benim tam tersim.

Neden istemediniz size benzemesini?

Canım kolay sıkılıyor demiştim ya. Halbuki basit şeylerden keyif alan, daha huzurlu, çevresiyle barışık, kendinden hoşnut biri olmak isterdim. Türkiye’de insanlar kendilerinden o kadar aşırı derecede hoşnutlar ki, en güzel besteyi ben yaptım, en güzel tasarımı ben çizdim diye ortaya çıkabiliyorlar. Zengin kocası olan birisi, küçük bir kızın ilkokul ikinci sınıfta yapacağı tuvalet çizimleriyle tasarımcı olabiliyor. Her alanda bu böyle; roman yazanlar, film çekenler, ‘aklıma bir fikir geldi’ tarikatları; hoşnutlar kendilerinden… Banu Alkan 90-60-90’ım diyor ama aslında onun yaptığının aynısını Ali Müfit Gürtuna da, Mustafa Sarıgül de, zaman zaman Başbakan da yapıyor. Kendisini çok entelektüel ve derin zannetmesine rağmen aslında gerzeğin, yeteneksizin teki olan o yazar da yapıyor. Yani herkes Banu Alkan’ın 90-60-90 sendromundan muzdarip. Kendi kendilerini kandırma mekanizmaları kusursuz işliyor. Bense eleştirirken kendimi unutuyor değilim. Hayır, öyle olsaydım mizah anlayışım da olmazdı. Kendisinden çok rahatsız ve kendisini aşırı eleştiren biriyim ben. Sonra, düzen hastasıyım. Daha başka bir sürü şey. Kzım böyle olmasın, daha rahat, daha mesut yaşasın istedim. Öyle de oldu. Kızımın hayatında, benim hayatımda olmayan teneffüs noktaları var, yelkenle uğraşıyor mesela. Güzel örgü örmeyi de isterdim ben. Galiba ufak tefek işlerle kendilerini avutabilen insanları kıskanıyorum. Bu yüzden kızımın her şeyden önce kendisine keyif alanları açmasını istedim. Burçlarla ilgisi varsa bunun, öyle de oldu gerçekten.

Bir kitabınız ‘Hangimiz Uğramadık Sanki Haksızlıklara?’ adını taşıyor. Öncekilerden daha karamsar bir tonu var bu kitabın sanki…

Çok zor bir dönemde yazdığım yazılar onlar. İki davadan beraat etsem de geçen yıl çok terörize edildim, çok mahkemelendim. Beraatle sonuçlanan davaya polis kordonunda girerken aklıma bile gelmedi, sonra öğrendim ki meğer o kordon benim içinmiş. Ne yazmışım? Bir tanesi ‘Kurtlar Vadisi, Hırtlar Vadisi’ yazısı, öteki de ‘Pınar Selek Kimdir?’ yazısı. Bunları yazdığım için mahkemeyle gitmek hem ağır, hem tuhaf. Çözemiyorum bu ülkeyi ben; Japon gibi, uzaylı gibiyim sanki. Yazarken başımın belaya girebileceğini hiç düşünmüyorum ki. Yazar olarak yapmam gereken şeyi yapıyorum. Olanlara da çok şaşırıyorum o yüzden. Yani hayatımdan memnun değildim o yazıları yazarken. Mahkemeler örseliyordu beni, hayat kalitemi düşürüyordu. Evin rahat olsa da, doğalgazın çalışsa da, sana karşı bilmem kaç dava açıldığını biliyorsan, aklından çıkmıyor bu. Hedef gibisin.

Kötü bir yılmış…

İnsanların iyi yılları ve o kadar da iyi olmayan yılları vardır. Bazen her şey tıkır tıkır, güzel güzel gider, çaba göstermene gerek yoktur. Bu yıl benim için çok kötü bir yıl oldu. Yakında biteceğini bildiğim için bunu yürek açıklığıyla söylüyorum.

Ajda Pekkan’ın ‘kendisini ağ aramadan trapezden hop diye bırakabilmesine’ hayranlık duyduğunuzu söylüyorsunuz. Ve siz de bırakıyorsunuz onun peşinden kendinizi trapezden. İnsani ilişkilerde tehlikeyi hangi durumlarda göze alırsınız?

Lale Müldür gibi düşünmeden atamam kendimi trapezden. Lale manik-depresif, ciddi bir hastalığı var. Çok yetenekli bir şair, ayrıca çok samimi bir insan. Samimiyet nadir bulunan bir şey artık. Çoğunlukla imaj çalışmasından ibaret geliyor bana.

Lale Müldür’müş gibi davrananlar, çoğunlukla bunu önceden prova etmiş oluyor…

Yalan o. Su katılmış. Trapezde yer değiştirme; yakınlık hissettiğim, gönül bağım olan, samimiyetine inandığım insanlarla mümkün.

Erica Jong “Her ülke layık olduğu sirki bulur” diye yazıyor. Sirk güzel bir benzetme, iki yüzü var çünkü. Birileri eğlenirken perdenin arkasındaki birileri de çok acı çekiyor. Bu ülkenin sirkini tarif eder misiniz?

Çok banal bir sirk. Bilinçsiz insanlardan, hilkat garibelerinden oluşuyor. Ajdar, Semra’nım. Ata denilen çocuğu resmen öldürdüler bu sirkte. Çocuk bir numara yapayım derken kafa üstü çakıldı. Öyle olmadı mı? Öldürülmedi mi? Annesi hâlâ uyanmadı. Dikkat çekmek için her yol mübah ona göre. Hülya Avşar gibi. Ben bu numaraları yapıyorum ama küçük kızımı daha ne kadar sakatlayacağım diye bir an bile düşünmüyor. “Benim çocuğum olanları bilmiyor” deyip duruyor. E, senin çocuğunun okuma yazması da mı yok? Ata’nın annesi şimdi kızını kullanarak dikkat çekmeye çalışıyor. Ajdar için de kaygılanıyorum. Bir meczubu karşılarına alıp eğleniyor insanlar. Reha Muhtar acımasızlığı. Bir yanda ucubelerin ucube olduklarını fark etmeyen ve onları sevgi ya da nefret nesnesi yaparak izleyen bir toplum var, bir yanda da, daha iğrenci, bunların sırtından milyon dolarlar götürenler… Eh, biz de böyle bir sirke layıkmışız demek ki!

Reality show’ları seyrediyorsunuz. Sanıyorum sizi hakiki izleyenlerden ayıran şey, dışarıdan bakmanız…

Bir yıldır hiç seyretmiyorum. Ajdar’ı ana haberlerde gördüm mesela. İçim kaldırmıyor artık, rahatsız oluyorum. İlk ‘Popstar’a, ‘Gelinim Olur Musun?’a bağımlıydım, şimdiyse tahammül edemiyorum. Papaz aynı pilavı kaç kere yiyebilir? O programlarda Türk toplumunun sefaletini görüyorsun. Gelen yorumları da seyrediyordum tabii. Ebru Akel oturup o her şeyi gören ‘bildimcik kadın’ pozuyla konuşturuyordu insanları. Bağlanan telefonlardaki şımarıklık, bilinçsizlik, okuma yazma özürlülük… Okuma yazma özürlülük derken, insan ilişkilerine dair hiç mi adaletli bir okuma yapamazsın? Kadınlar bu kadar mı kadın düşmanı olur? Her şeyi mi tersinden görür insanlar? Toplumun olaylara nasıl baktığını öğrenince dehşet içinde kalıyordum.

“Haberci Çocuk Cinayetleri”, “Refakatçi” ve “İki Genç Kız”… Okurken benim hissettiğim şey, o romanların bilmediğim bir ülkenin, burası dışında bir yerin yazarı tarafından yazıldığı. Yazılarınızdaki, bu toprakların malzemesiyle beslenme hali kitaplarınızda, özellikle de ilk ikisinde yok. Bilinçli bir tercih miydi?

Hayır, bilinçli bir tercih değil ama yapacak bir şey de yok, ben böyleyim! Nasıl tipik bir Türk değilsem, Türkiye’yi anlamaya çalışırken kendimi Japon ya da uzaylı gibi hissediyorsam, roman yazarken de Türk değilim. Milli dokuyu, köydeki gözlemenin sıcaklığını ya da kasaba gerçekliğini yazacak halim yok, çünkü bunları bilmiyorum.

Okumayı da sevmiyorsunuzdur…

Evet, fenalık geliyor içime. Antropolojik, folklorik ve kostüme kitap okuyamam ben, daralırım. Hangi düzlemde yaşıyorsam onu yazıyorum sonuçta. Bu ülkede bir sürü düzlem, bir sürü hayat var. Benim derdim psikoloji, insan ruhu. Anne-kız meselesi mesela… Sınırlarla belirlenen, değişen dertler ilgilendirmiyor beni. Olmadığım bir yazarlığın taklidini yapacak da değilim. En Türkiye’ye ait kitabım “İki Genç Kız” ama oradaki olaylar bile Rusya’da, Macaristan’da, İngiltere’de ya da İtalya’da geçebilir rahatlıkla.

Bitmek üzere olduğunu bildiğim yeni romanınızda ne anlatıyorsunuz?

Sürekli kaçış halinde bir anneyle kızını. Otellerde yaşıyorlar. Çocuk hiç okula gitmemiş . Hikayenin temeli şu: Hani tek anne ve tek çocuğu ilişkisinde bir delilik tarafından esir alınma hali vardır ya, orada çocuk rehinedir aslında. Hitler ya da Mussolini türü bir diktatör bir toplumun başına geçtiğinde; o toplum, yaşadıklarını mantıklı ve normal sanabilir; hatta o lideri hayran olunası bir kişi gibi görebilir. Bu çocuklar da o toplumlar gibi işte. Bir delilik hali tarafından esir alınmışlar. Mesela şu son tüyler ürperten olayda tecavüze uğrayan bebek “Anne, anne” diye ağlıyormuş. Ne olursa olsun, başına ne kadar korkunç şey gelirse gelsin, sana o işkenceleri yapan insan aynı zamanda seni besleyen insan. Onu özlüyorsun ve bu durumu normal sanıyorsun. Cinnetle delilikle ilgili çok ciddi bir şey var burada.

Dare Wright’ı yazmıştınız bir keresinde, hayatını annesiyle geçiren ve sonradan yazdığı çocuk kitapları yasaklanan Amerikalı eski mankeni…

Annesiyle yaşıyor bütün hayatını, bakire olarak. Annesi tarafından deliliğe esir alınmış. Deli değil aslında, rehin. Bu halden yola çıkarak bir psikolojik gerilim yazıyorum şimdi. ‘Refakatçi’nin daha acıklı hali diyebilirsin.

“Heves kırma kültürü”

Orhan Pamuk’u hep savundunuz…

Bir adam dünya üzerinde alınabilecek en prestijli, edebiyat ödülünü alıyor. Beğenirsin ya da beğenmezsin ama daha yüksek, daha önemli bir ödül olmadığını kabul etmen lazım. Onun mutluluğunu yaşatmadık millet olarak Orhan’a, helal olsun. Çok ilginç bir şey değil mi bu? İngilizce ‘kill-joy’ denir, sevinç gebertici, heves kırıcı anlamında. Bu kadar mı yani? Komşumun mutsuzluğu benim mutluluğumdur! Hakikaten kimsenin mutlu olmasını istemiyoruz. Çok düşük coşkularda beraberiz ancak. Futbol takımlarının küçük zaferlerinde, başka şeylerde… O başarılarla özdeşleşebiliyoruz çünkü. Orhan hiçbir şekilde bu toplumun insanlarında özdeşleşebilme duygusu yaratmıyor. Kıskançlık, haset gibi duygular uyandırıyor, güçlü bir haset… Bir de tek durması, bir gruba, bir cemiyete ait olmaması affedilmiyor. Yapayalnız bir İstanbul çocuğu o. Öyle olunca bazıları seninle özdeşleşemiyor, seni yabancı olarak görüyor. Bir de Orhan’ın hiç ‘abi’leme’ pratiği yok. Kimseye abi demez, o kelimeyi kullanamaz bile. Halbuki bu ülkenin erkekleri birbirlerini abi’lerler sürekli olarak. Kim kimin abisi? Bu çemberin dışındaysan zaten cinlerini tepelerine çıkarıyorsun ve seni alkışlamak yerine aşağılamayı tercih ediyorlar. Türk toplumunda ‘Sen bizden değilsin’ itirazı çok baskın.

“Marilyn; bir bebek kadar cool ve güzeldi”

Denemelerinizden oluşan kitaplarınızın kapaklarında Marilyn Monroe fotoğrafı oluyor hep ve adlarını da Ajda Pekkan şarkılarından alıyorlar. Bu farklı zamanlara ve yerlere ait iki kadın arasındaki bağ nasıl bir şeydir?

Ajda Pekkan, çok iyi bir şarkıcı bir kere, inanılmaz cool, bizde alışılmışın aksine kesinlikle histerik bir şarkı söyleyiş tarzı yok. Ayılıp bayılıyorlar ya İbrahim Tatlıses’e, onun söyleyişi benim cinlerimi tepeme çıkarıyor, çok histerik, kitsch bir ses. Bülent Ersoy’un yaptığı da o, sesini çatlata çatlata okuyor. Bu anlamda Ajda Pekkan çok Batılı bir şarkıcı. Arabada giderken dinleyebileceğim tek Türkçe albüm, onunkilerden biri olabilir ancak. Batmasın, içime fenalıklar getirmesin, üstümü başımı jiletleme ya da kendimi arabadan atma arzusu uyandırmasın. Asıl sihir Fikret Şeneş. Ajda Pekkan’ın Şehrazat’tan, Sezen Aksu’dan aldığı şarkılar hiçbir zaman benim kitaplarımın adı olmayacaklar. Fikret Şeneş müthiş bir söz yazarı. Son derece feminist sözleri var, son derece şehirli. Şehirli kadının hayatla ilişkisini anlatıyor şarkılarında, kadınlık hallerimizle doğrudan ilgili şeyler yazıyor. ‘Yakmıyor elimi artık bu kaynar sular.’ Beni eskisi kadar üzemezsin diyor işte. Kadınca ve güzel bir imge.

Peki ya Marilyn Monroe?

Onu çok seviyorum. Bir bebek kadar güzel. Kadından çok bebeğe benziyor. Hiçbir zaman yirmi yaşında bir fotoğrafçıyla nişanlanıp, çok mutluyum diyen seksen yaşındaki kadınlar gibi olmadı o. Böyle banalliklerine tanık olmadık. Hiç mi banallik yapmadı? Görmedik. Çok erken gitti. Bu da ona ayrı bir şiirsellik katıyordur belki. Gene de ben onu her şeyden çok ‘güzel’ buluyorum, yüzü bebek gibi. Şu fotoğraftaki içtenliğine bakar mısın? Liz Taylor’ın ya da Sophia Loren’in böyle bir pozunu göremezsin. İçindeki sıkıntıyı gizleyememiş. Ne kadar üzgün. Bir çocuk yapar bunu ancak, bir çocuk gizlemez sıkıntısını böyle açıkça. Ötekiler gibi değil o, gerçek bir yanı var.

Parmağını emen bir çocuk gibi bu fotoğrafta… Neden öncekilere göre daha az meydan okuyan, çok kırılgan bir Marilyn Monroe fotoğrafı seçtiniz?

Kitabın adıyla da ilgili o. ‘Hangimiz Uğramadık Sanki Haksızlıklara?’

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of