Egoist okur

Yıldız Kenter: “En zor rol, şimdi oynayacağım roldür”

Selim İleri 2005’te Yıldız Kenter’le bir röportaj yapmıştı, biz de bunu Picus dergisinde yayınlamıştık. Sahnelerimizin o en parlak yıldızını bu röportajla anmak istedim ben, yanında en sevdiği dostlarından biriyle… (Bilin isterim, bu zarif röportajın satır aralarında bazıları can yakan, bazıları büyüleyici öyle önemli ayrıntılar var ki. Tek sazıyla nasıl bir orkestra haline geldiğini de anlatıyor, Türkiye’deki aydın tutuculuğunu da. Türkiye’de dilin nasıl siyasallaştığını da, kırdığımız küstürdüğümüz tiyatro oyuncularımızı da. Ama en önemlisi hayatta her şeyden çok tiyatroya güvenmesinin sebeplerini…)

Söyleyecek bir şeyim yok. Çok üzgünüm sadece. Başta Selim İleri olmak üzere tüm hayranlarına, sevenlerine, değip hayatlarını değiştirdiklerine baş sağlığı diliyorum.

Güle Güle Yıldız Kenter. Picus’ta en gurur duyduğumuz işlerden biri olan röportajınızın sonunda Selim İleri’ye söylediğiniz gibi:

Sizi çok seviyoruz.

Gülenay Börekçi

“Güvendiğim tek şey tiyatro oldu. Hep tiyatroya sığındım, her şeyi tiyatroyla paylaştım. Tiyatro beni korusun istedim”

Selim İleri: İzin verirseniz. Sizi biraz geçmişe götürmek istiyorum. Beni yıllardır bir seyirci olarak çok mutlu kıldınız, ama sizin tiyatro tutkunuz nerede, nasıl başladı?

Yıldız Kenter: Galiba ben hiç farkında olmadan içimde yer etmişti. Niye tiyatrocu olmak istediğimi soruyorlar, bilmiyorum. Şimdiki tiyatrocu adaylarına sorduğumda güzel cevaplar veriyor çocuklar; sanatı yönlendirmek, boşlukları doldurmak istediklerinden söz ediyorlar. Benimse hiç böyle kaygılarım yoktu. Ben sadece, beni görsünler istiyordum. Bir de evimizde yarış vardı; beş kardeştik… Aslında altı ama en büyük ağabeyimiz on beş yaşındayken, ben yeni doğduğum sırada Türkiye’yi terk etmiş. Güner şarkı söylerdi mesela ve herkes onu alkışlardı. Ben de fark edilmek istiyordum, zaten bu duygu herkeste vardır. Bazen rezil eder insanı, bazen de vezir. Galiba bunun bir zaaf olduğunu anladıktan sonra, güce nasıl dönüştürebilirim, diye düşünmek gerekiyor. Bakılma, izlenme zaafımı güce dönüştürmek için çok çalıştım, işimi çok ciddiye aldım. Bu bana kimi zaman acı da verdi. Yine de neden oyuncu olduğumu doğrusu bilmiyorum.

Aslında galiba hiçbir sanatçı neden sanatçı olduğunu bilmiyor; buna kesin bir cevap vermek çok zor. Ben sizi İstanbul’a ilk geldiğinizde izleyememiştim. Karaca Tiyatrosu’nda Müşfik Kenter’le birlikte Salıncakta İki Kişi’yi oynuyordunuz. O zamanlar tiyatro elbette daha revaçtaydı, Ankara’dan gelişiniz o dönem için bile büyük olay olmuştu. Ablam o zaman henüz lisedeydi, edebiyat öğretmenleri bunları sınıf olarak tiyatroya götürmüş, oyun akşam bittiği için biz de annemle ablamı almaya gitmiştik. Ablam oyundan çok etkilenmiş, Karaca Tiyatrosu’ndan eve gelene kadar hep oyundan söz etti. Ben daha ilkokul dörtteydim; o yaştaki çocuklar tiyatroya alınmadığı için seyredememiştim. Ablamı çok kıskandığımı hatırlıyorum. Belleğimde yer etmiş anılardan biridir bu. Daha sonra tabii birçok oyununuzu seyrettim ama beni en çok şaşırtan, Maria Callas’taki oyunculuğunuz oldu. Belli bir Yıldız Kenter oyunculuğu varken, siz bütün o yılları, o tecrübeyi silip yepyeni bir oyunculuk örneği vermiştiniz. Zor bir karar değil miydi?

Ben bilinçli olarak böyle bir karar vermedim. Beni hep metin sürükler. Metindeki sözcüklerin bir araya gelmesi, bunun yarattığı müzik, o sözcüklerin anlamı, dürtüsü belli bir hareket grafiği, bir koreografi oluşturur. Farklı bir oyunculuk tekniği geliştirdiğimin doğrusu farkında değilim. Tek bir sazım var benim, onu çalıp duruyorum. Hep aynı şeyi söylerim; ben kendimi oynuyorum aslında sahne üzerinde. “Nasıl olur, kimi rollerde tanınmaz hale geliyorsunuz,” diyorlar. Benim içimde tanınmaz kişilikler de var, her insanda olduğu gibi. Rolü yem diye yutuyorum herhalde, o da gidip içimden olta gibi o kişiliği çıkartıyor. Yoksa, sazımı kah keman, kah obua ya da flüte dönüştüremem, neyse odur, her sesi onunla çıkartmaya çalışıyorum.

Uzun yıllar boyunca saygınlığını korumuş bir kimliğiniz var. Oysa, İstanbul’a gelişinizle başlarsak, 1960’tan 2005’e kırk beş yıl içinde Türkiye’nin siyasi hayatında büyük çalkantılar oldu. Siz hep ön planda olan bir insan olarak tüm bunlara bulaşmamayı, kendinizi dışarıda tutmayı başardınız. Bu çok zor bir çaba değil miydi?

Çaba göstermeme pek gerek kalmadı. Öteki alanlar benim bilmediğim, kısmen de inanmadığım alanlar. Zaman zaman şu veya bu siyasi çevrelerden beni aradıkları oldu ama ben yapılan hiçbir şeye çok fazla güvenemedim. Güvendiğim tek şey tiyatro oldu. Hep tiyatroya sığınmak, hep tiyatroyla paylaşmak istedim her şeyi. Tiyatro beni korusun istedim. Karıştığımız olaylar da oldu ister istemez. Hepsi hayal kırıklığıyla bitti. İnanmamakta haklıymışım, dedim kendi kendime. Haklı oluşumun bir nedeni de Türkiye’deki aydın tutuculuğuydu. Dille ilgili bir konuda bunu çok acı bir biçimde yaşadım ben; geride bıraktığım onca yılı hiçe sayıp beni yok etmeye kalkıştılar. Bu beni çok ürküttü, bütün güvenimi kaybettim. Kendimi yalnızca tiyatroya adamaya karar verdim, çünkü zaten tiyatroda bütün bir dünya var; geçmişi de, geleceği de tutup bugüne getirebilirsiniz. Yalnızca tiyatroya kucak açmak. Bütün öteki sanat dallarına ve bütün bir yaşama kucak açmak demek.

Şu dil meselesine dönelim, isterseniz. Ben o olayın tanıklarından biriyim ama günümüz okurları yaşlarından dolayı hatırlamayacaklardır. Neydi o olay?

Bir gün Nazlı Ilıcak Hanım beni arayıp dille ilgili bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordu. Uzmanlık alanım olmadığı için yapmayacağımı söyledim. Haldun Taner ya da Vasfi Rıza Bey’i (Zobu) önerdim kendisine. Meğer zaten bu isimlerden red cevabı almışlar. Ben tabii arayanların siyasi çizgilerinin ne olduğunu da bilmiyorum, “Size farklı dönemlerde yapılmış çevirilerden bölümler okuyabilirim ama onlar üzerine konuşamam,” dedim. Kabul ettiler. Sonrasında, sırf orada bulunmamdan ötürü kıyamet koptu, hakkımda çok kötü yazılar çıktı.

Dildeki anlaşmayı savunmadığınız, eski dile dönüşü tercih ettiğiniz gibi bir izlenim yaratıldı.

Bu olayla ilgili en gücüme giden şeylerden biri de hocam Cahit Külebi’nim bana tavır koymasıydı. Biraz zaman geçip bu olay unutulur gibi olmuştu ki İzmir’de bir turne sırasında karşılaştık; Cumhuriyet gazetesi ekibiyle birlikte oturuyordu, hemen yanına gidip elini öpmek istedim. “Hadi oradan, pis Osmanlıcı” dedi bana. Böyle kalakaldım, gözümün dokuz yerinden yaş boşaldı. Düşünebiliyor musunuz, iş bu raddeye kadar geldi. Cahit Bey dört yıl hocam olmuştu; beni tanır, bilirdi. Bir telefon edip “Ne yaptın sen, nasıl gittin oraya” demesini beklerdim.

Tabii Cahit Bey’in de bir dramı vardı. Kendisi yıllarca sağ kesimin şairi olarak bilindi. Sonradan Cumhuriyet gazetesinde ilk öldürülen çocuklardan birisinin anısına yazdığı unutulmaz bir şiiri yayımlanınca, sol tarafta bir kez daha saygınlık kazandı. Demek o ekibin içinde tekrar kendini tescil etmek için size böyle davrandı.

Benim o dönem Tercüman gazetesi çevresinin düzenlediği o toplantıya gitmem bir hata zincirinin sonucuydu; başka da hiçbir şey değildi. Yalnızca metinlerden örnekler verdim, ki onları bugün de veriyorum.

Bugünkü bakış açımızdan hata bile sayılmaz. Dünyanın hiçbir ülkesinde dil, Türkiye’de olduğu kadar siyasallaştırılmamıştır; herkese aittir o ve kullananlar içinde elbette sağ görüşten de, sol görüşten de insanlar olacaktır.

Dil nasıl olsa kendini yenileyecek, değiştirecektir. Bir kesimin kendini dilin sahibi ilan etmesi, bunu bu denli tutucu biçimde savunarak geri kalanları kılıçtan geçirmesi çok zalimceydi.

Sanırım artık belli bir uzlaşmaya varıldı dil konusunda. İlle de kullanalım diye ısrar ettiğimiz kelimeler yok. Mirasyedi savurganlığıyla kelimeleri dilden atmanın da bir gereği yok. Kelimelerin kendi ömürleri var. Siz dilediğiniz kadar “Artık yaşatmayacağım,” deyin, onlar size isyan edip yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir noktada da tıpkı insanlar gibi aramızdan ayrılıp gidiyorlar. Bir de kullanım alanları farklılaşıyor; “imkansız aşk” diyoruz da “olanaksız sevi” demiyoruz, çok şükür,

Ama o dönem çok ağladım, Cahit Bey’in yaptığı çok ağrıma gitmişti.

Bunları duysa, şimdi o da çok ağlardı.

Sonra barıştık zaten. Bir gün Ankara radyosundan arayıp şiir okumamı önerdiler. “Cahit Külebi okuyacağım” deyiverdim. Yayından bir gün önce Müşfik’le (Kenter) Kızılay’dan Maltepe’ye doğru yürüyoruz, baktım karşıdan Cahit Bey geliyor. “Keşke rastlaşmasaydık,” diye düşünürken tabii yaklaştık, “Hocam,” diyerek sarıldım, o da bana sarıldı. “Ne tuhaf rastlantı,” dedim, “Ben yarın radyoda sizin şiirlerinizi okuyacağım.” Çok şaşırdı. Neyse ben radyoda yayındayken telefon çaldı, arayan oydu.

Ne kadar güzel…

Şimdi ben sana bir şey sorayım. Yazdıklarının hepsinde bir şiirsellik var. Ben tiyatroya en yakın yazı biçiminin şiir olduğunu düşünürüm, çünkü ikisi de ekonomik olmayı gerektirir. Neden Selim İleri bir oyun yazmıyor türe bu kadar yakınken ve bu kadar zengin bir karakter dağarcığı varken? Karakterlerinin bu çok boyutluluğunu neden yalnızca diyalogla vermeyi denemiyorsun?

Ben tiyatro oyunu okumayı çok severim. En kötüsünü bile okumaktan hiçbir zaman kaçmamışımdır. Çoğu kez, bir roman ya da öykü yazmaya başladığımda oyun okumayı, genellikle de Çehov’u tercih ederim. İki oyun yazdım zaten. ama ikisi de sahne üstünde beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben yönettiğim halde istediğim sonucu göremedim. Kolektif işlerde çok başarısızım. Bunda kimsenin suçu yok. Sinemada da aynı şey oldu. Senaryo yazmak benim büyük isteğimdi. Ömer Kavur’la yaptığımız Kırık Bir Aşk Hikâyesi dışında hiçbiri benim yazdığım filmmiş gibi gelmedi bana. Nankör de bir tarafım var herhalde, benim dışımda birileri işin içine girince, o iş olmuyormuş gibi geliyor bana. Yalnız kafamda yazmayı çok istediğim iki oyun var. Nasıl sahnelendiklerini bilmemek koşuluyla onları yazmayı çok istiyorum. Ama inanın ki, yazarlığımda tiyatronun çok büyük payı var. Tiyatronun sahnelenişinden de, yazılışından da en az roman, öykü kadar faydalandım, iyi bir oyun izlediğimde dünyanın en mutlu insanı oldum.

Bir de yazdıklarında öyle hoş bir Türkiye kokusu var ki; annen, baban, kardeşinden tut da, evde pişen yemeklere kadar… İnsan bunların canlandırılmasını istiyor, karşısında görmek istiyor. Örneğin gençler, “Yeni tiyatro yapıyoruz,” diyorlar. Tabii, ne deneyeceklerse denesinler, benim hiçbir itirazım olamaz ama ben insansız bir tiyatroyu kabul edemiyorum. Belki ileride robotlar tiyatroyu da istila edecek ama ben şimdilik yalnızca Arçelik’in robotunu sempatik buluyorum.

Aile konusunda Kent Oyuncuları’nın sahnelediği bir eser vardır, ondan daha güzeli yazılamaz: Neil Simon’ın yazdığı Ver Elini Broadway. Şükran Bey (Güngör) olağanüstü bir kompozisyon çizmişti. İnsan bu çaptaki bir oyundan sonra ancak onun taklidi olarak kalır. Yazarlığı da özetleyen bir oyundur o. Oyunun kahramanı bir radyo oyunu yazmıştır; yayınlanacağı zaman bütün ailesine haber verir, büyük bir heyecanla radyonun başıma toplanırlar, dinlerken bir süre sonra herkes kendini tanır ve dehşete kapılır: Evde kalmış bir teyze, yaşlı, yarı bunak bir büyükbaba… Herkes oyunu yazan çocuğa düşman kesilir. Gerçekten benim yazarlığımda da böyle çok sahne var, yazarlığın sırrı belki de bu; insan ilkin bildiği şeyi yazabiliyor, zamanla başka alanlarda da yazma isteği duyuyor. Buradan bir yere sıçramak istiyorum. Siz biraz önce dediniz ki, “Bende birçok Yıldız var…” Başlangıçta bunu keşfetmiş miydiniz?

Hayır. Yetenek hammaddedir. Hele oyunculuk yeteneği her insanda vardır. Her insan oynar. Tabii o oyunculuk bizimkinden farklıdır ama oynar, mis gibi yapar. Sırf yalan söylerken değil, doğruyu söylerken, hatırlarken, o anki duygularını yaşarken de oynar. Oyunculuk da yeniden yaşamaktır. İnsan birçok şeyi zamanla öğreniyor. Okulda bana sınıf atlattılar, balon gibi şişirdiler, okuldan zıplaya zıplaya çıktım. Muhsin Bey (Ertuğrul), “Shakespeare’in On İkinci Gece gibi bir oyununda Viola gibi bir rolle sahneye çıkman ne müthiş bir şey,” dedi ve ben büsbütün şiştim. Sahneye çıktım, oynadım, oyun bitti, kıyamet koptu, alkışlar… Ama oyunla ilgili yazılar çıkmaya başlayınca o balona bir iğne batırmışlar gibi oldu.

Yazılar olumsuz muydu?

Olumsuzdu. İki sebebi vardı olumsuz olmalarının: Oyun harikulade güzel bir fars olarak sahneye kondu; Cüneyt Gökçer, Melek Ökten, Salih Canar, Ragıp Haykır, Şahap Akalın gibi tamamen usta bir kadroda tek yeni, deneyimsiz oyuncu bendim. Rahmetli Lütfü Ay, “Tavuskuşu gibi sahneye çıktı ama konuşmaya başladığı zaman her şey bitti,” diye yazdı. Çok ağladım ama sonra “Benim öğrenciliğim yeni başlıyor,” dedim. O balonu tamir edip yeniden şişirene kadar epeyce sabretmem gerekti. Burada da Cüneyt Gökçer’in bana verdiği imkânı asla unutamam. Bana bir Henry James uyarlaması oynattı. Maria Callas’la elbette kıyaslanmaz ama çok dişi bir roldü; kim binse üstüne, o rol onu taşırdı.

Çok alçakgönüllü yaklaşıyorsunuz. Sanmıyorum. Sizden izlemeyi çok isterdim o oyunu.

Bana verilmiş büyük bir şanstı. Ben de iyi değerlendirmeye çalıştım. Ama ne olursa olsun daha çok gençtim. Bir Maria Callas’la karşılaştırınca, şimdi daha farklı bir sahne hakimiyeti kazandığımı görüyorum. Fakat bu da yeterli değil, çünkü her yeni oyunda “Eyvah, şimdi ne yapacağım” diye korkulara kapılıyorum.

Hala var değil mi o korku içinizde?.

Evet. En zor rol, şimdi oynayacağım roldür. Oyunun ilk gecesi sahneye çıkmadan bakıyorum, tek kelime yok aklımda. Aleve atlar gibi sahneye çıkıyorum. Sonra düşündüğümde cesaretime çok şaşırıyorum. Selim, şimdi konuyla ilgisiz gibi görünecek ama çiçeklerle aran nasıl?

Tabiatı seviyor muyum, bilmiyorum; tabiat munis bir şey değil, bir yönüyle vahşi ve yıpratıcı. Ama çiçeklerde evcil ve insana yakın bir taraf var. Evde çiçeklerim, salon bitkilerim var; onlara sadık olduğumu düşünüyorum. Şehir dışına gideceğim zaman aklıma ilk gelen, onları kimin sulayacağı oluyor.

Bazen en çok neye inandığımı sorarlar. Bütün yıpratıcılığına rağmen ben en çok doğaya inanıyorum.

Vahşi bulmuyor musunuz biraz?

O vahşiliği de seviyorum. Doğa da belki kendini insanlardan korumak istiyor.

Evet, son zamanlarda insanlar tarafından çok hırpalanır oldu.

Aslında iki şeye inanıyorum: sanata ve doğaya. Bizim evde din pek önemli değildi; daha çok, vicdan muhasebesi yapmayı öğretti annem bize. Sanat yaşamımda bu çok yol gösterici olmuştur, çünkü tiyatro yapabilmek için insanın kendini çok iyi tanıması gerekir.

Aynı şeyi diğer sanat dalları için de düşünmüyor musunuz? Yönetmen için de bu geçerli, yazar için de. Önce kendinizi tanımak ve bir anlamda kendinizden sıyrılmak zorundasınız.

Kendimden sıyrılmayı hiç düşünmüyorum aslında. Kendimi tanıyınca bakıyorum, insanlar benim gibi.

Ya aykırı biriyse karşınızdaki?

O aykırılık bende var zaten. Onu bir şekilde denetim altında tutuyorum. Uygar yetiştirilmişseniz, bu aykırılığınızı zapt etmeyi öğreniyorsunuz. Hata yaptığım olmuştur tabii ama dönüp düzeltme, pişman olma şansım hep var. Bazı insanlar hiçbir şeyden pişmanlık duymadıklarını söylerler. Ben o kadar çok pişmanlık duydum ki. Duymasaydım, dönüp kendimi düzeltemezdim. İnsanlar kendilerini yakalamayı öğrenebilirler. Zaten oyuncu insana insanı nasıl hoş gösterebiliyor, nasıl en olmayacak hallerini kabul ettirebiliyor? Mesela, kız kardeş-erkek kardeş aşkı öyle bir anlatılıyor ki, olabilir, diyorsunuz, neden olmasın ki? Sanatın bu kabul ettirme gücü sayesinde hoş görmeyi, karşınızdakini küçümsememeyi öğreniyorsunuz.

Sanat yoluyla empati kurmayı öğreniyorsunuz. “Kendimde olmayan şeyi kendimden kurtulunca anlayabilirim” derken tam da bunu kastetmiştim aslında. Evet, insanda her şey var ama uygarca zapt etmeyi öğreniyor, yalan bir uygarlık olsa da bu.

Mesela intikam duygusu. Kimi zaman film izlerken kendi kendimden korkuyorum. “Şimdi bir sonraki sahnede bunun intikamı alınacak mı, alınacak. Uyuma Yıldız, seyret” diyorum kendime. Bir anlamda tatmin işte.

Şimdi adını hatırlayamayacağım bir filmde baş karakter, Shakespeare yorumlarıyla ünlü bir aktör, beklediği ödül kendisine verilmeyince jüri üyelerin! teker teker Shakespeare’in oyunlarındaki cinayet yöntemleriyle öldürüyordu. Karşılaştığımızda siz bana filmi izleyip izlemediğimi sordunuz. “izledim,” deyince de “Valla, aslında hiç de ters gelmiyor, insan zaman zaman böyle şeyler düşünüyor,” dediniz.

Düşünmez olur muyum, hala da düşünüyorum.

İnsan emek verdiği bir sanat eserinin çok gerisinde kalan eleştiriler okuyunca böyle duygulara kapılabiliyor. Olumsuz eleştiriden bahsetmiyorum. Elbette olumsuz eleştiriler olacaktır ama eleştirmenin sizin idrak alanınıza yetişemediği, anlamsız yere olumsuz eleştirileri görünce insan, “Şimdi bu niye yayımlanmış,” diye düşünmeden edemiyor. Ya da siz bir oyuna aylarca emek vermişsiniz, eleştirmen “Saçının modeli iyi değildi” gibi bir fikir öne sürünce buna eleştiri demeniz çok güçleşiyor. Son yıllarda zaten gönüllü birkaç kişi dışında tiyatro eleştirisi yapan da kalmadı. Bu sizi rahatsız ediyor mu?

Çok ediyor. Tiyatroyu eleştirmek için önce onu çok sevmek gerek. Bir şeyi sevmeden eleştirmek mümkün değil; sevmiyorsanız ancak kötüleyebilirsiniz. Bizler de kötülenmek değil, eleştirilmek istiyoruz. Ne yazık ki, Türkiye’de insanlar kötülemeye eğilimli. Ben Ulunay’ı bile (Refi Cevat) özlüyorum.

O kuşak bütün tutuculuklarına rağmen önemlidir. Adnan Benk’in ölümünden sonra kimi aktris arkadaşlar yazıların üzerinden yıllar geçmesine güvenip “Beni çok beğenirdi, hakkımda çok övücü yazılar yazmıştı,” diyorlardı, sonra kitap olarak çıktı Adnan Bey’in yazdıkları ve hiç de öyle olmadığı anlaşıldı.

Beni bir oyunumda eleştirirken “Kimi nasıl eleştirdiğimin ölçüsünü koyuyorum,” demişti.

Çok zarif bir söz bu. Siz hakikaten paçayı kurtarmışsınız. Belli ki size özel bir yer ayırmış. Çünkü öteki oyuncular “Beni çok beğendi,” derlerken kitabı okuyunca görüyorsunuz ki beğenmek şöyle dursun, düpedüz hakaret etmiş. Benim dostumdu, yıllarca aile dostluğu da yaptık. Birbirimize çok yakın olmamıza rağmen, en popüler yıllarımda bile bir tek gün olsun bana yazarlığımla ilgili tek bir söz söylememişti. Yalnız 1981 yılında Milliyet Gazetesi’ne “Yeşil Erik” diye bir yazı yazdığımda, daha önce hiç yapmamasına rağmen bana telefon edip “Olağanüstü bir yazı,” dedi, “Ah, keşke ötekileri yazmasaydın…” Hiçbir zaman kızmadım ona. Evet, çok haince ama aynı zamanda çok hoş bir saptamaydı. Gaddar bir tarafı vardı ama muhakkak ki çok kültürlü bir adamdı. Bugün baktığınızda bu çapta bir kültür yok artık. Böyle insanlar kalmadı. Daha nice yıllar olsun, sizin tiyatroyla yaşayışınızın kaçıncı yılı bu?

Konservatuarı ve ondan önceki halkevleri dönemini saymazsak, profesyonel olarak elli yedi yıl oldu.

Geriye dönüp baktığınızda o zamanki sanat heyecanını şimdi görüyor musunuz?

Hayır, görmüyorum.

Peki, neye bağlıyorsunuz bunu?

Devlet Tiyatroları bambaşka bir bütünlükle başladı. Bu bütünlüğü oluşturan devlet adamları, basın ve tiyatroyla beraber doğup tiyatroyla yetişmiş seyirci ve heyecanlı sanatçılardı. Bu dört unsurun uyumu inanılmazdı. Kimi olaylarla ilgili olarak dalgalanmalar yaşandı yaşanmasına ama gene de coşkulu bir ortam vardı. Devir değiştikçe sistemlerin de değişmesi gerek. Devlet Tiyatrosu’ndaki sistem artık eskidi; başlangıçta, bir süre için doğru bir sistemdi ama artık değil. O zamanlarda Ankara’ya konservatuar, opera ve tiyatro sahneleri yapılmaya başladı. Çok iyi bir sanatçı grubu vardı ve hepsi aç kurt gibi rol bekliyordu; gece gündüz çalışılıyor, inanılmaz prodüksiyonlar üretiliyordu. O zamanlar kız çocuklarını, malum, pek konservatuvara göndermek istemezlerdi. Daha sonra, 1936’da konservatuvara dönüştürülen musiki okulundan aramıza katılanlar oldu; Muazzez Kurtoğlu, Macide Tanır gibi. Hatta erkeklere de “Adam olamayacaksan bari artist ol,” denirdi. Ağabeyim. Müşfik’e de söylerdi. Müşfik o zamanlar basketbol oynardı, milli takıma alınması söz konusuydu, fakat liseyi bitirdikten sonra konservatuvara girdi ve başarılı da oldu. Yine o yıllarda Ankara’da Muhsin Bey’in büyük hayali olan bölge tiyatrolarını biz başlattık. Bursa’ya, Balıkesir’e, Eskişehir’e, Erzurum’a gittik. Yakın yerlere Muhsin Bey’in kendisi de gelir, otobüste, elindeki bir avuç vitamini bizlere yuttururdu. O zamanlar böyle bir tiyatro coşkusu vardı; rol alamayanlar üzülürdü, şimdi rol almayanlar “Başka tiyatroda oynar, para kazanırım, dublaj yaparım,” diye seviniyorlarmış. Bine yakın oyuncunun yığıldığı, mobilitesi olmayan bir kurum haline geldi Devlet Tiyatrosu. Bu durumda kapatılmalı mı? Kesinlikle hayır. Devlet Tiyatroları’nın çekirdek bir kadrosu olmalı, bu kadro en azından üç senede bir değişmeli, ayrılan grup bir süreliğine başka işler yapmalı, daha sonra, itibar kazanmak, saygın rollerde oynamak için tekrar Devlet Tiyatrosu’na dönmeli, yani Devlet Tiyatrosu, itibar sağlayan bir kurum haline gelmeli, akademik çizgisine hayranlık duyduğumuz bir yer olmalı, çünkü devletin sağladığı olanaklar var. Bu tiyatroları özelleştirmeye ya da kapatmaya kalkarlarsa cinayet olur. Elbette insanlar da hastalanıyor, kurumlar eskiyebiliyor ama aksaklıkları giderip yolumuza devam etmeliyiz.

Demin andık, sizden sonraki kuşak demode bir oyuncu olarak baksa, biraz alaya alsa da Muazzez Kurtoğlu benim hayran olduğum bir oyuncudur. Onun da kendine göre bir tarzı vardı. Şimdi düşündüm de, Anılar kitabım için Muazzez Kurtoğlu başlı başına güzel bir yazı olabilirmiş; onu atlamışım. Başka bir yerde, ilk fırsatta muhakkak yazacağım. Bir anımı özellikle derginin okurları için burada anlatmak istiyorum. Biz onunla Zeki Ökten’le yaptığımız Bir Demet Menekşe isimli filmde tanışmıştık. On yıl sonra başka bir iş teklif etmek için onu aradım. Bir dizinin tek bir bölümünde, kendi isteğiyle huzurevine yerleşmiş eski bir aktrisi canlandıracaktı. “Bu bölümün başrolünü oynarsanız. beni sevindirirsiniz,” dedim, “Çok isterdim, Selim Bey ama ben artık sadece kumar oynuyorum,” dedi. Bu beni ne kadar üzdü, size anlatamam, çok dargındı.

Ben öldüğü zaman burada değildim. bu kadar sessiz sedasız gitmesine çok üzüldüm.

Son olarak şunu söylemek isterim ki, Yıldız Kenter ismi benim için yalnızca bir tiyatro aktrisini değil, yaşadığım dönem içinde çok onurlu bir insanı da ifade ediyor. Sizi tanıdığımdan beri böyle hissettim, böyle düşünüyorum, iyi ki varsınız.

Benzer şeyleri senin gıyabında ben de çok söylemişimdir. Benden bu kadar genç olduğun halde hatırlatıcı bir gücün var. Bir tiyatrocunun yapması gerekeni sen kaleminle yapıyor, bize bütün bu güzel insanları hatırlatıyorsun. Tüm olumlu özelliklerin bir yana, sırf bu vefa duyguna hayranlıkla bakıyorum. Seni seviyorum.

Picus dergisinden

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of