Egoist okur

Edebiyatın Marlon’u: TREVANIAN

Benim için 2005’in, 2013’ün ve 2020’nin Trevanian’larını okuyacaksınız aşağıda ve linklerdeki yazılarda… 1995’in Trevanian’ını bile yazmıştım bir vakitler ama birçok başka yazım gibi o da kayboldu gitti. 

TREVANIAN’ı kızı anlattı: “Babam gülümseyişiyle odayı aydınlatırdı”
Trevanian’ın çığır açan sinema kitabı ve sevdiği birkaç film
Huzurlarınızda Nicolai Hel

Deri ceketli günlerin Rodney Whitaker’ı yahut edebiyatın Marlon’u

2005’in Trevanian’ı

“Amipler mi, uzun yaşar, kaplanlar mı? Yalnızlığı seçmek, topluma kafa tutmak mıdır? Dört duvar arasında koca koca evrenleri kimler yaratır? Bu soruların cevaplarını bulan olmuş mudur?

Senin en büyük kusurun tecrübesizliğin değil, kayıtsızlığın. Yenilgilerini senden daha zeki ya da yetenekli olanların elinden tatmayacaksın. Seni yenenler, sabırlı, sinsi, vasat insanlar olacak, çünkü sen kendi parlaklığının ortasında dururken gözlerin öylesine kamaşıyor ki, odanın kuytu, karanlık köşelerini göremiyorsun.”

Bu sözler ara sıra elime alıp karıştırmaktan kendimi alamadığım nefis bir romandan, “o ölümsüz tekdüzelikleriyle durmadan bölünerek yenilenen amipler kaplanlardan çok daha uzun yaşar,” diyen ve kalabalıklardan “zorbaların en sonuncusu” olarak söz eden Trevanian’ın Şibumi’sinden.

Şibumi, Katya’nın Yazı ve yüzeyde sıradan bir dedektif romanı gibi görünmekle birlikte esasında bir babayla kızı arasındaki aşka benzer şiddetli ilişkiyi anlattığı için şahsi favorim olan Kasaba’nın yazarı Trevanian’ın aslında Rodney Whitaker adlı kendi halinde bir sinema öğretmeni olduğu ölümünden birkaç yıl önce çıkmıştı ortaya.

O zamana dek hayranları onun CIA ajanı, uluslararası playboy, ezoterik seyyah ya da dövüş sanatları ustası olduğunu öne sürüyor,  bu konuda hayal güçlerini sınırsızca çalıştırmaktan geri durmuyorlardı. Bu yüzden gGerçeği öğrendiklerinde belli belirsiz bir düş kırıklığı da yaşamışlardı.

Uzun yıllar CIA hesabına çalışmış, dünyanın güzel olsun olmasın tüm kadınlarını fethetmiş, yeryüzünün dört bir yanındaki bakir topraklara ayak basmış, dövüş sanatlarındaki gücü ve gözüpekliği sayesinde dereceler almış birisine hayran olmak, yaşlı, yorgun ve gösterişsiz bir öğretim görevlisine hayran olmaktan çok daha kolaydı belki de.

Yahut bu adamın yalnızlığı tercih etmesi, bir çeşit kafa tutma biçimi olarak algılanıyordu. Tek başına kalmaktan ürken, kendine kulak vermeye cesareti olmayan, varoluşunu hissetmek için hep başka insanlara, sosyalleşmeye, kurumlaşmaya, görüşlerinin desteklenmesine ihtiyaç duyanlara, birisinin dört duvar arasına kapanıp orada inatla, sabırla koca koca evrenler yaratabileceğine inanmak zor geliyor olmalıydı herhalde.

Doğrusu neydi, bilmiyorum. En iyisi çevreye göz gezdirmek, olup bitenler üzerine kafa yormak ve ölümünden sonra yayınlananlar da dahil tüm Trevanian romanlarını yeniden okumak.

Evet ya, böyle yazmışım eskiden.

Gerçeği hayal ettiğimden bile daha çekici

Onu ilk tanıdığım yıllarda, Trevanian’ın kimliği meçhuldü. Bu yüzden zihnimi özgürce çalıştırıyor ve onu âşık olunacak biri olarak hayal ediyordum. Gene de gölgeler arasında gizlenmesi bir parça ürkütücüydü, sanki gördüğünde sevilmeyeceğine inanmış gibiydi. 

Yıllar sonra İspanya’da yaşayan ve kendi de romancı olan kızını bulacak ve ona babasını anlattıracaktım. (O röportajın linkini yukarıya bırakıyorum.) 

Anlayacağınız bir rastlantı sonucu kızını bulunca Trevanian’ın gerçek kimliğini öğrenmiş hatta nadir fotoğraflarından birini bile ele geçirmiştim.

İşe bakın ki, hazırlıksız yakalanmıştım ve gerçek Trevanian’ın, meçhul ve hakkında binbir rivayet dolaşan düşsel Trevanian’dan çok daha sevilesi biri olduğu çıkmıştı ortaya. 

Geçenlerde onu bizzat tanımış hatta birlikte çalışmış eğitimci Wayne Danielson’la yapılmış bir röportaja rastladım ve Trevanian zihnimde çok daha da müthiş biri oldu. Birazı aşağıda, okursunuz. 

Ama önce… Değeri eksilmeyen nadir şahaneliklerden olduğunuz için teşekkürler Bay Whitaker…

Trevanian kızı Alexandra ile

2020’nin Trevanian’ı 

Trevanian’la Reagan döneminde ABD’yi terk etmeden hemen önce Texas Üniversitesi’nde birlikte çalışmış Wayne Danielson. 

Gerçek adının Rodney Whitaker olduğunu öğrenmiştik ama şahsen gençlik yıllarında kampüsteki lakabının “Marlon” olduğunu ben bilmiyordum. Deri kıyafetler giyip motosikletle (Indian, Matchless) dolaştığı, Üniversitedeki tiyatro öğretmenliği için mülakata siyah deri kıyafetler içinde gittiği ve fena halde “Wild One” filmindeki Marlon Brando’ya benzediği için. Favori yazarlarımdan birinin favori aktörüme benzemesi güzel sürpriz! 

Danielson’ın anlattığına göre biraz eğlenmek için ikisi ders çıkışlarında motosikletlerine atlayıp otoyola çıkar, aklı bir karış havada yeniyetmeler gibi, gözlerine kestirdikleri otomobillerin arkasına takılıp yarış yaparlarmış. 

Görüyorsunuz, bazı insanlar bu dünyadan göçüp gittikten sonra da bizi şaşırtmaya devam ediyor

Gülenay Börekçi

Tutkulu bir hayranının kaleminden

2005’in sonunda ölen Rod Whitaker’ı müdafaa etmek bana iyi geliyor. Hangi kitapların “paketleneceğine” sürünün karar verdiği bir çağda Whitaker, yazarlık kariyerini şu önermeye dayandırmıştı: gerçekten yazmak istediğin şeyi yazar ve inatla üzerinde çalışmayı sürdürürsen, bir gün yayımlanır, dahası insanlar bu yazdığını mutlaka okur. En ünlü kitaplarından birinin kahramanı olmasının yanı sıra bir kelime oyunu üstadı da olan Katya’nın pekâlâ söyleyebileceği gibi: “Ne kadar da yeni ve ‘romansı’ bir fikir!”

Rod Whitaker’a çok yakışan bir yazar fantezisiydi bu. Kitap turları, röportajlar, imza günleri yoktu onun için. Cesur hikâyeler yazıyor, bir yandan da medyadan ve ünlü olmanın kokusunu taşıyan her şeyden uzak duruyordu.

Kırk yaşlarındayken The Eiger Sanction ve devamı The Loo Sanction gibi stilize, baştan çıkarıcı çok satan romanlarla girmişti yayın dünyasına. Politik gerilim türünden hoşlanan, keskin diyaloglar ve abartılı karakterler istenler için mükemmeldi bu iki roman. İsteseydi bu türden daha başka sayısız kitap yazabilirdi. Oysa birbirine benzeyen casusluk parodileri yazmayı yüzeysel ve sıkıcı bir uğraş saydı ve kariyerinde çok daha dolambaçlı ama büyüleyici bir yol izledi. Yoksul ve zorlu geçen çocukluğundaki gibi “hikâyeli oyunlar” icat ederek hayal gücünün şefkatine sığınıyordu.

Kâh Trevanian, kân Nicholas Seare adıyla kurmaca yazmaya ve yeni türler keşfetmeye devam etti. Hepsi de farklı türlerde romanlar olan Şibumi, Katya’nın Yazı ve kendisinin deyişiyle “erkeklerin yasla ve kayıpla başa çıkamaması hakkında bir roman” olan Kasaba’da yaptığı gibi. Okurları her yeni kitapta değişmesine ve özenli işçiliğine, zarif, akıllı paragraflarına, uzun, berrak cümlelerine her seferinde hayran kalıyordu. Canı istediği anda yazınsal bir manevra yapıp ilgisini çeken herhangi bir konuya ya da anlatım tarzına yönelebileceğini hissediyordunuz. Keskin, kışkırtıcı diyaloglarda da üzerine yoktu.

Bir de şaşırtıcı bir zekâsı vardı. Farklı zaman ve durumlarda eğlenceli, sevimli, çekici, karizmatik, zeki, şık hatta bazen gösterişli diye tarif edilmişti. Yazarken ise titiz, özenli, hassas, berrak ve sahiciydi.

Whitaker’ın bir aktör ve bir yönetmen olarak çalıştığı kısa ama önemli bir dönem vardı. Üniversite profesörlüğü ve sinemacı kimliği ve çığır açan film kitabı The Language of Film de önemliydi elbette ama yeteneğinin tohumları aslında epey gerilerde, o zorlu çocukluk yıllarında atılmıştı. Sonraları “Upuzun ve karmaşık bir hikâyelere sığınma dönemi” diye tanımlayacaktı o yılları. Kanada’da, Trois-Rivières yakınlarında büyümüş, Montreal ve Albany sokaklarında zaman geçirmişti. Çocukluk lakabı “Profesör”ü orada edinmiş, yazar olmaya orada hazırlanmıştı.

1931’de Granville, New York’ta doğmasına rağmen Amerikalıdan çok Kanadalıydı. Dokuz yaşına kadar sadece Fransızca konuşmuştu. Hayatının büyük bölümünü politik ve kültürel sebeplerle çoğunlukla ABD dışında geçirmişti. (“Dayton Monkey Davası’yla ortadan kaldırdığımızı sandığımız türden bir anti-entelektüel fundamentalizmin yeniden yükseldiğini hissedebiliyordum,” demiş, ülke genelinde bir “şefkat yorgunluğu” sezmişti.) Öte yandan kendini yeniden icat etmek olarak tarif edebileceğimiz tipik bir Amerikan eğilimi de taşıyordu. Olağanüstü dil yeteneği sayesinde farklı sesler ve anlatı türleri yaratmakta ustaydı. En büyük mahareti, hikâye anlatıcılığıydı.

Hayatının çok büyük bir bölümünü bir sürgün olarak geçiren Whitaker için ülkeler ve sınırların pek fazla anlamı yoktu, çok sevdiği Bask Dağları’ndaki evi, bir de Fransız sinemasına ve Japon kültürüne olan ilgisi hariç.

Robert Ronning’in yazısından kısaltarak çevrildi

Subscribe
Notify of

2 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments
Buğra
4 years ago

E öve öve bitiremediğiniz Bay Whitaker ile alakalı yazı bu kadar mı yani!!! Neden favori yazarınızdı? Kızına kadar gidip babasını onun ağzından dinlemenizi sağlayan sebepler vs…Çok havada, yüzeysel ve merak uyandırmayan bir yazı.
Teşekkürler