Egoist okur

Edebiyatçının bahçıvan olarak portresi

“Bir sap, bir taçyaprağı ve bir diken,
Sıradan bir yaz sabahında.
Bir çiy damlasının ışıltısı, bir arı, belki de iki.
Bir meltem sonra,
Ağaçların arasında oynaşan, 
Ve ben, bir gül…”

Benimle Emily Dickinson arasındaki ortak nokta ne olabilir? Sözcüklere duyduğumuz aşk, kuşkusuz ve birkaç şey daha tabii. Mesela toprağı, bitkileri, çiçekleri, küçük orman hayvanlarını ve börtü böceği sevmemiz, kendi bahçelerimizi inşa etmeye cüret etmemiz.

Benim bahçe tutkum gayet alçak gönüllü bir şekilde sürüyor, neticede evi bir nevi bahçeye çevirmeyi eni konu başardım. Bahar gelince sanırım balkona taşacak evdeki bahçem. 

Emily Dickinson’ın bahçe tutkusuysa şiirlerinde ve herbaryumunda, yani aşağıda birkaç sayfasını göreceğiniz o şahane kurutulmuş çiçekler defterinde sürüyor…

Emily Dickinson usulü hindistan cevizli kek
COLETTE: “Şu gülden başka hiçbir şey beni avutamaz!”
Orwell evreninde kirpiler, nergisler, güller

“Çiçek olmak, derin bir sorumluluktur.”

Edebiyatçının bahçıvan olarak portresi: Emily Dickinson

Emily Dickinson, botanik eğitimine dokuz yaşındayken başlamış, bir yandan da bahçe işlerinde annesine yardım ediyormuş. On iki yaşının sonlarında Mount Holyoke’a gitmeye karar vermiş. Okulun kurucusu ve ilk müdürü olan botanikçi Mary Lyon, tüm kız öğrencilerini çevredeki çiçekleri toplamaya, incelemeye ve kurutmaya teşvik ediyormuş. Genç Emily, bir herbaryum, yani kurutulmuş çiçek albümü hazırlamaya onun tesiriyle başlamış.

66 sayfalık deri ciltli herbaryumunda, hayatı boyunca neredeyse hiç çıkmadığı Amherst bölgesinden toplanmış 424 çiçek yer alıyor. İhtimamla kuruttuğu bu çiçeklerle otları, “baharın güzel çocukları” diye adlandırıyor Dickinson ve sonra her birinin üzerine zarif mi zarif bir el yazısıyla adlarını yazdığı birer etiket tutturuyor.

Eşsiz bir duyarlılık, titizlik ve emeğin ürünü olan herbaryum, Harvard Üniversitesi’ndeki Houghton Nadir Eserler Kütüphanesi’nin bir parçası olan Emily Dickinson Salonu’nda korunuyor. Gelin görün ki, kurutulmuş çiçekler en küçük bir temasta parçalanabileceği için araştırmacıların bu albüme bakmasına, dokunmasına izin verilmiyor. Albümün Harvard Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan tıpkıbasımı da çoktan tükenmiş. Neyse ki bir süre önce bütün sayfalar dijitalize edildiği için bu nadir eseri artık tüm güzelliğiyle inceleyebiliyoruz.

Okuduklarıma göre Dickinson’ın gerçek hayattaki bahçesi güzel ve bereketliymiş. Aileden gelen bir tutkuymuş bahçecilik onun için. Annesi -onun da adı Emily- incir ağaçlarına olan düşkünlüğü, önüne gelen yere incir ağacı dikmesiyle bilinirmiş. Abisi Austen da usta bir bahçıvanmış. Şairin bağ bahçe işlerindeki en büyük yardımcısıysa kız kardeşi Vinnie’ymiş.

Emily Dickinson, Mount Holyoke’un ardından dedesinin kurduğu Amherst Academy’ye giderek yedi yıl boyunca Edward Hitchcock’tan bahçecilik dersleri almış. “Tarih ve botanik çalıştım, güzel çiçekler yetiştirdim,” diyor bir mektubunda. Otuzundan sonra da aile evinin bahçesini olağanüstü bir yer, âdeta bir sanat eseri hâline getirmiş. Bir aile dostunun yazdıklarına bakılırsa bahçesi zambaklar ve menekşelerden bir halıyla kaplı gibiymiş, her yer sümbül ve nergis çiçeklerinden oluşan tepeciklerle doluymuş ve taze otların kokuları insanın başını döndürüyormuş. Şiirlerinde bahçeyle ve bitkilerle ilgili imgelerin bolluğu boşuna değil yani…

Emily Dickinson

“Çiçek olmanın sorumluluğu büyüktür”

Bahçe neredeyse Emily Dickinson’ın ikinci diliydi, şiirlerinde çoğunlukla bahçeyle ilgili imgelerden yararlanıyordu. Orkide bir katedral kubbesiydi söz gelişi, cırcır böcekleriyse aslında her daim bir “kelt ayini” yapıyordu. Zambak da ölümsüzlüğü anlatıyordu.

“Hafıza, solmasına izin verilmeyen bir şebboydur,” diye yazmıştı bir keresinde. Kendisiyse menekşe, gül ve “dalından koparılmış” bir papatyaydı. Şiirlerine, “beyinde açan çiçekler” diyordu. Çiçek soğanı ise şiirin özünü simgeliyordu.

Dickinson’ın şiirselleştirdiği bir başka şey de, yaşadığı çiftlikti: Tüm güzelliği ve ahengiyle burası şair için sıkıca örülmüş, sırlarına ve suskun mahremiyetine ortak olan bir evrendi. Mesela laleler onu görür görmez parlak kırmızı giysilerine bürünüyordu. Kıvrılıp uyuyan nar bülbülünü görüyor ama onu rahatsız etmiyordu (“Sen kendi yoluna git, ben kendi yoluma.”). Yürüyüşlerde, yaprakların kendi aralarında fısıldaşmalarını dinliyordu. Evinden hiç çıkmayan şair için tüm gözlerden uzak bu çiftlik, edebiyatın tüm sırlarının saklı olduğu bir mahzenden fazlasıydı. Dickinson Çiftliği’nde doğa, onun cemaatiydi. Hele bahar laleleri! Bu, “en büyüleyici çiçek formuna çıldırdığını” yazmıştı. Bu tür bitkilerin soğanlarını çok gizemli buluyor, her birinin varoluşçu mesajlar taşıdığını düşünüyordu. Ölümden sonraki hayata duyduğu inancı pekiştiriyordu böyle düşünmek. Mesela nergis çiçeği her kış ölüyor ve baharda yeniden çıkıyordu. Çiçekleri çocuklar kadar değerli gören Dickinson için bu çok önemliydi. Kırağı veya parazitler yüzünden kaybettiği çiçeklerin yasını tutuyor ve onların hayatta kalmalarını bir tür kahramanlık olarak değerlendiriyordu. “Çiçek olmak, derin bir sorumluluktur,” diye yazmıştı. İlkbahar, Dickinson için, bu kahraman askerlerin yeni hayatlarının gözü pek başlangıcını simgeliyordu. Hayatta kalan her çiçek soğanı, yeniden doğuş olasılığına işaret eden bir dersti.

Jane Austen, Colette, Nietzsche, Sartre

Ve diğerleri

“Çiçekler de zalim olabilir mi?”

Bir tek Emily Dickinson değil aslında, kendini bahçe işlerine, bahçıvanlığa vermiş öyle çok edebiyatçı var ki. Ben, Bahçede Felsefe kitabının yazarı Damon Young’ın yalancısıyım. 

Jane Austen mesela bahçesinde sadece çiçek değil, yemek pişirirken kullandığı sebzeleri de kendi yetiştiriyormuş. Bir bahçesi kalmadığı zaman, yazamaz hâle gelmiş.

Marcel Proust’un kendini bir bahçeye vakfedecek gücü ve arzusu yokmuş ama 1907’de gördüğü bonsai’lerden, yani Japonların ürettiği şu eğri büğrü, bodur ağaçlardan öyle etkilenmişti ki, hemen üç adet bonsai sipariş etmiş. Bu ağaçların insanın düş gücünü coşturan bir etkisi olduğuna inanıyor ve onları daima yatağının baş ucunda tutuyormuş.

Başka örnekler de var. Mesela Friedrich Nietzsche’nin bir düşünce ağacı olduğunu duysanız, ne derdiniz? George Orwell’sa en güç koşullarda bile toprakla uğraşmaktan vazgeçmemesiyle de ünlüymüş (yukarıya linkini b ıraktım). Peki ya onlara tam zıt uçta duran, yani topraktan ve bitkilerden hazzetmeyen Jean-Paul Sartre’a ne demeli? Sartre, kendi hâlinde ufacık bir parktan bile ölesiye nefret etmiş ve tüm yaşamı boyunca bu parkın tetiklediği “bulantı” duygusuyla mücadele etmiş. Açıkçası bilemiyorum…

Bir de tuhaf soruları seven Colette var. Tam bir bahçe tutkunu olan Colette, güller ve trüf mantarlarının tıpkı Fransız yazarlar gibi açlık çeken yaratıklar olduğunu düşünüyormuş. Neticede, güller ve trüf mantarları da besleniyor, ürüyor, ölüyorlarmış da ondan. Prisons et Paradis (Zindanlar ve Cennet) adlı eserinde bitkileri “modern bilimin” ışığında değerlendirmiş ve onların da kendilerine özgü sinir sistemleri olduğunu, dolayısıyla acı çektiklerini hatta belki endişe ve kızgınlık hissettiklerini ileri sürmüş. Ardından sormuş: “Çiçekler zalim de olabilirler mi? Onlar da cinselliğin boyunduruğu altına girerler mi?”

Gülenay Börekçi

 

Emily Dickinson’ın herbaryumundan

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments