Egoist okur

Edebiyatçının TROL olarak portresi: ARTHUR CRAVAN

Sürrealist şair Arthur Cravan otuz bir yaşında Meksika sahillerinde sırra kadem bastığında, kendi ölümünü sahnelediği şeklinde rivayetler dolaşmaya başlamıştı. Ölümünün bile gerçek olmadığının düşünülmesi doğaldı çünkü Cravan bir bakıma günümüz sosyal medya trollerinin yüz yıl önceki karşılığıydı. Şiir de yazsa, dergi de çıkarsa, boks ringine de çıksa öncelikli amacı sansasyon yaratmak, her eylemiyle kendini bir efsaneye dönüştürmekti. Sayısız takma adı ve kimliğiyle şeytana pabucunu ters giydiren bir dolandırıcıydı aynı zamanda. Bir gün karısının yanına gitmek için derme çatma bir yelkenliyle okyanusa açıldı ve bir daha geri dönmedi.

Şimdi soru şu: Acaba gerçekten böyle mi oldu?

Arthur Cravan sanat dünyasını nasıl dolandırdı?
Kendini mobilya gibi hissetmeye başlamışsan, çekip gideceksin!
Havada Dumandım

Barcelona’da sönen fırtına. Arthur Cravan, Barcelona’da Jack Johnson’la dövüşürken altıncı rauntta nakavt olduğunda, “Ah, bırakın beni! Bırakın da Jack Johnson gibi güleyim,” demişti.

Edebiyatçının TROL olarak portresi ve kırık bir aşk hikayesi

Boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

Onu anlatmak için kendi kelimelerine başvurmak belki daha iyidir: “Yirmi milletin vatandaşı. Dünyanın en kısa saçlı şairi. Boksör. Ajan provokatör. Otel faresi, katır sürücüsü, şoför, yılan oynatıcısı. Altın avcısı. İflah olmaz kedi sever. Oscar Wilde’ın yeğeni…” (Sonuncunun gayet geçerli bir açıklaması var: İrlandalı şair ve oyun yazarı Oscar Wilde’ın eşi Constance Lloyd Cravan’ın halası oluyormuş, Wilde’la akraba olmak da Cravan’ın hayatta en gurur duyduğu şeymiş.)

Ama durun da en baştan başlayayım… Arthur Cravan’ın gerçek adı Fabian Avenarius Lloyd’du, İngiliz bir anne ve İrlandalı bir babanın çocuğu olarak 22 Mayıs 1887’de İsviçre’de dünyaya gelmişti. Henüz yirmilerinde bile değilken Arthur Rimbaud’dan esinlenerek macera arayışıyla memleketini terk etti, uydurma pasaportlar kullanarak dünyayı dolaşmaya başladı. Bir süre sonra Paris’e yerleşmeye karar verdi, orada çeşitli mahlaslarla şiir yazmaya, resim yapmaya başladı. Resimlerini Èdouard Archinard adıyla sergiledi. Gündüzleri el arabasıyla şehrin sokaklarını dolaşıyor, meyve ya da sebze satar gibi şiir satıyordu. (Çoğunlukla kendi şiirleriydi bunlar, arada kendi uydurduğu Oscar Wilde şiirlerini de birilerine kakalıyordu.) André Breton, Marcel Duchamp, Man Ray, Clara Tice, Beatrice Wood hatta William Carlos Williams tarafından Dada’nın öncüsü sayılmasına yol açacak “Maintenant” [Şimdi] adlı dergiyi çıkardı. Derginin yazarı, editörü, tasarımcısı, yayın yönetmeni ve elbette sahibiydi. Amacı skandal yaratmaktı. “Amerikalı Olmak ya da Olmamak” başlıklı bir makalesinde Paris’in tamamının gerçekte Amerikalı olduğunu yazmıştı. Amerikalılığın yöntemi basitti: “Tükürün, küfretmek dışında hiç konuşmayın, üzerinize iki beden büyük gelen kıyafetlerle dolaşın. Tütün çiğneyin, meşgul görünün ve kendinizi kibirle taçlandırın.” Kendisinin de titizlikle takip ettiği tavsiyelerdi bunlar.

1916’da askerlikten kaçabilmek için Barselona’ya gitti. Amacı para bulup Amerika’nın yolunu tutmaktı. Profesyonel boksör olarak ringe çıktı ve tüm zamanların en büyük ağır sıklet boks şampiyonu Jack Johnson’la dövüştü ama altıncı rauntta nakavt oldu. 13 Ocak 1916’da bir buharlı gemiye binerek New York’a doğru yola çıktı. (Tesadüfen aynı gemide olan Leon Troçki günlüğünde bu yolculuk esnasında garip bir adamla ahbap olduğunu yazmıştı, anlaşılan adam kendini “soylu boks sanatında büyük bir üstad” olarak tanıtıyor ve Oscar Wilde’ın yeğeni olduğunu iddia ediyormuş!)

Arthur Cravan New York’ta gittiği bir kıyafet balosunda sürrealist şair ve ressam Mina Loy’la tanıştı. Evli ve iki çocuk annesi olan Loy, Cravan gibi huzursuz bir ruh, bir çeşit “gönüllü serseri”ydi. Birbirleri için yaratılmış gibiydiler. Birliktelikleri sanat dünyasında büyük infial yarattı. “Güzel ve Çirkin” masalındaki karakterleri andırıyorlardı. Zarif bir bibloyu andıran Loy’un güzelliği dillere destandı, Cravan ise sadece iki metreyi aşan boyuyla değil, kaba ve küstah tavırlarıyla da dikkat çekiyor, tepki topluyordu. Gelin görün ki, Loy Cravan’a sular seller gibi âşık oldu, dahası sevgisiyle onu eni konu nazik, anlayışlı hatta “sevilebilir” bir adama dönüştürdü.

1917 yılının sonlarına doğru Cravan dolandırıcılık suçlamaları yüzünden New York’tan da kaçmak zorunda kaldı ve bu kez Meksika’ya gitti. Yalnız kalmaya tahammülü yoktu, abartılı mektuplar yazarak Mina Loy’u yanına çağırdı. “Mina,” diyordu, “Ben sadece seyahat ederken iyiyim. Aynı yerde çok uzun süre kalmam gerektiğindeyse gerçek bir budalaya dönüşüyorum. Gene de söz veriyorum, gelirsen seni hiç üzmeyeceğim. Senin hayatın, diğer kadınlarınkinden çok daha tatlı olacak çünkü sana iyi bakacağım, üzerine titreyeceğim.”

Mina Loy uzun bir süre kocası Cravan’ın öldüğüne inanmayı reddetti. Kocasının hapishane köşelerinde acı çektiğine ya da korsanların eline düştüğüne inanıyordu. Şair olarak verimini bu acıya borçluydu belki de. Ezra Pound ve T.S. Eliot’un hayranlığını kazanan 1923 tarihli kitabı “Last Lunar Baedeker”da yer alan “Dul Kadının Tantanası” şiirinde şunları yazıyordu mesela: “Ey Koca/ Nasıl da gizlice aldattın beni ölümle!”

İki çocuğunu boşandığı kocasına bırakan Mina Loy gerçekten de gitti. Sonradan “Birlikteliğimiz gündüzleri el ele dolaşmaktan, geceleri sevişmekten ibaretti,” diye yazacaktı. “Yaptığımız sadece buydu, markette gözümüzü bir çeşit saygıyla paramızın yetmediği konservelere dikiyor, sokaklarda satılan ucuz yiyeceklerle besleniyor ve tüm gün aylaklık ediyorduk. Mutluyduk. Sanki bir şekilde sihrin kaynağına ulaşmıştık ve o sihir bizim aracılığımızla tüm dünyayı kaplamıştı.”

25 Ocak 1918’de evlenmeye karar verdiler ve kilise düğününe paraları yetmediğinden, yoldan geçen iki tanıkla bir devlet dairesine gidip alelacele evlendiler. Beş parasızlardı, tekinsiz bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Berbat hayat şartları ve kötü beslenmenin etkisiyle ikisi de çok zayıflamıştı. Derken, şairin kabarık bir suç sicili olduğu ortaya çıktı, Amerikan polisi izlerini bulmuştu, Buenos Aires’e kaçtılar. Cravan birlikte intihar etmeyi önerdiyse de hamile olan Loy bunu kabul etmedi. Genç kadın için Şili’ye gidecek bir gemide yer ayırttılar. Artık ifşa olan Cravan’ınsa geçerli bir pasaportu yoktu, bu yüzden çok eski ve küçük bir tekne satın aldı. Onu onaracak, yüksek bir fiyata satmayı başarırsa da karısının yanına gidecekti. 1918 yılının kasım ayında bir deneme yolculuğuna çıktı ve geri dönmedi. Teknenin fırtınada battığı sanılıyor.

Arthur Cravan’ın kızı Fabienne. Mina Loy, Cravan gittikten sonra 5 Nisan 1919’da Londra’da bir kız çocuk dünyaya getirdi  ve ona Fabienne Cravan Lloyd adını verdi. Fabienne başta Man Ray olmak üzere Dada’nın önemli isimleri tarafından fotoğraflandı.

Enis Batur’un meşhur “Kara Mizah Antolojisi”nde okuduğum bir Cravan alıntısıyla bitireceğim bu yazıyı: “Ben ki biri keman çalsa yaşama hırsıyla dolar taşarım; kendimi zevkten öldürebilirim; bütün kadınlar için aşktan ölebilirim; bütün şehirler için gözyaşı dökerim: Buradayım, çünkü hayata bir çözüm yolu yok.”

Unutmadan, bir Mina Loy yazısı da ayrıca sözüm olsun.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments