Egoist okur

PROUST & JIM CARREY: “Beni hafızandan siler miydin?”

“İşte hafızanın işleyişi böyledir: İzler birbirlerini etkiler, dönüştürür ve hatta bazen bambaşka hallere bile sokarlar. Bu yüzden de, geçmişi olduğu haliyle hatırlamak imkansızdır. Yaşananlar, geçmişi değiştirmiştir. En basit örnek: Ayrılmışsınızdır ve bugünden tüm hikâyeyi yeniden gözden geçiriyorsunuzdur. ‘Şimdi anlıyorum, çok mutsuzmuşuz aslında’ dersiniz. Şimdi çektiğiniz acı, tüm geçmişi acıyla yeniden yorumlamıştır. Şimdi çektiğiniz acı, geçmişin belki de en mutlu günlerine bile bir doz mutsuzluk katıvermiştir. Veya birisi güveninizi sarsmıştır, dönüp bakarsınız tekrar yaşananlara, bir ipucu bulmak istersiniz. O kişiyle geçirdiğiniz tüm geçmişi güvensizlik üzerinden yeniden yazarsınız aslında bu ipucunu ararken anıların içinde. Bunu yaparken de geçmişi, tam geçmişteki gibi hatırlayamayacağınızı fark edersiniz, geçmişi dönüştürürsünüz.”

Çok sevgili Elis Simson Egoist Okur’a daha önce de yazmıştı. Ama Jim Carrey’den girip Marcel Proust’tan çıktığı bu yazısını Şalom Gazetesi’nde okudum ve Egoist’te de olması gerektiğini düşündüm. Size tavsiyem, bulduğunuz her yerde okuyun, okuyun, okuyun…

Gülenay Börekçi

Masumiyet Müzesi’nin Sibel’i: Yaralanmış bir arzunun cazibesi

Her hayat bir hikaye arayışındadır

jim carrey marcel proust egoistokur elis simson

“Beni hafızandan siler miydin?”

Michel Gondry’nin yönetmenliğini yaptığı, senaryosunda Charlie Kaufman’ın da parmağı bulunan Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan, 2004) bir aşk hikâyesinin sonuyla başlar. Birbirlerini unutmaya çalışan bir adam, Joel, ve bir kadın, Clementine. Tanıdık kavgalar. Adamın her davranışı kadına batar. Kadının bir zamanlar çok çekici görünen özellikleri artık adamı deli eder. Birbirlerini hayal kırıklığına uğrattıkça öfkeleri daha da artar. İlişki sarpa sarmıştır, geriye dönüş yoktur. Düzelmeyecektir; bunu onlar da bilir, hikâyeyi izleyen bizler de. Paylaştıkları tek şey birbirlerine çektirdikleri acıdır artık. Nihayet ayrılık kararı verilir, yollar ayrılır. Yeni bir süreç başlar bu noktada: ayrılık süreci. Film bize bu süreci göstermez, atlar. Kadın bu sürece dayanamamıştır çünkü. Biten ilişkinin yasını tutamaz, ayrılık sürecini hemen bitirmek için kökten bir çözüm bulur: Adamı hafızasından sildirir.

Boş bir evi döşer gibi, tüm dünyayı onunla yeniden kurmuşuzdur. Ondan öncesi sanki yabancı bir geçmiştir, bulanıktır, hatırlayamayız bile. Aşk büyülü derler ya, işte bütün dünyamıza değdirmiştir sihirli değneğini ve artık her yerde o vardır: Şarkılarda, kitaplarda, filmlerde, arkadaşlarımızda, dilimize dolanan sözlerde, vücudumuzda, yatağımızda, duvarlarda, sokaklarda, havada, evrende… Ondan kurtulmak demek, bütün bunlardan kurtulmak demektir. Onu ve onunla ilgili her şeyi filtreleyerek tüm evreni yeniden anlamlandırmak gerekmektedir şimdi. Ama bir bakmışız ki, olduğumuz kişide bile onun izleri var; kendimizden onu nasıl çıkaracağız?! Ben nerede başlıyorum, o nerede bitiyor, bilemeyiz; her şey iç içe geçmiştir. Bu anın çaresizliğini yaşayan herkesin aklından en az bir kere geçmiştir hafıza sildirme düşüncesi bence. İşte o bir an, hafıza sildirme işleminin tek çözüm olacağına inanırız safça… Tıpkı filmdeki kadın gibi. Peki ama sorunun çözümü gerçekten bu mudur? Veya bu gerçek bir çözüm müdür? Hafıza temizlenebilir mi? Anılar tek tek silinebilir mi?

Hepimiz için sadece bir düş olan bu hafıza sildirme düşüncesini yönetmen Michel Gondry, kahramanları için mümkün hale getirir. Bunu ilk yapan Clementine’dır; ufak bir operasyonla Joel’ı hafızasından sildirir. Bunu şans eseri öğrenen Joel, Clementine’ın neden böyle bir şey yaptığına anlam veremez ve üzüntüsünden deliye döner. Ertesi gün, aynı operasyonu geçirmek üzere Doktor Mierzwiak’ın kliniğinde alır soluğu. Fakat Joel’ın operasyonu Clementine’ınki gibi geçmez, terslikler meydana gelir; çünkü Joel silme işlemi sırasında, baygınken, aslında Clementine’dan ve onun anısından gerçekten kurtulmak istemediğini anlar. Bunun üzerine, hala baygınken, zihninde bu silinişe ve bu unutuşa direnmeye başlar. Filmin çoğu Joel’ın zihninde, hafızasında geçmektedir: Joel’ın Clementine ile geçirdiği anların anılarına tanıklık ederiz. Clementine’ın Joel’ın hayatının her yerine, her şeyi değiştirircesine sirayet ettiğini görürüz. Anılarını kaybetmek istemeyen ve silme işlemine direnen Joel, zihindeki Clementine’ı hafızasının derinlerine, Clementine’ın ait olmadığı yerlere kaçırır. Buna rağmen zihindeki Joel, zihindeki Clementine’a “sensiz, senin olmadığın hiçbir şey hatırlayamıyorum” der. Sanki çocukluk anılarında bile Clementine vardır… Öte yandan, hafızasını Joel’dan arındıran Clementine’ın hayatı dayanılmaz bir boşluğa dönüşmüştür, ‘her şey anlamsız’ diye feryat eder, tutunacak hiçbir şey bulamaz bu yeni hayatında ve temiz(!) hafızasında.

Filmi her izleyişimde filmin sorduğu hafıza, unutma, hatıralar sorusu karşısında büyüleniyorum. Hafıza çoğumuzun düşündüğü gibi bir görüntü arşivi midir, istediğimiz zaman istediğimiz anıyı bulup, aynen geçmişte kaydedildiği haliyle izleyebiliyor muyuz? Hafızanın haritasını çıkarabilir miyiz? Tüm köşeler aydınlanabilir mi, yoksa her zaman karanlıkta kalacak gizli saklı mağaraları var mıdır hafızanın? Hafızaya kaydedilen bir anı, diğer anıları dönüştürmez mi, her anının birbirinden ayrı bir kompartmanı mı vardır? Hafıza, geçmişi korumak için güvenilir bir araç mıdır? Geçmişin gerçekliğini gönül rahatlığıyla emanet edebilir miyiz ona? Film bu soruları tartışmaya açar.

Hafıza-unutmak-hatırlamak konusunu tartışırken Marcel Proust’a uğramamak olmaz. Proust “kayıp zamanın izi”ni sürerken kayıp zamanın aslında hiç yakalanamayacağının farkındaydı. Bilinçli bir yönelişle bulunamaz kayıp zaman. Oysa hepimizin bildiği bir şey vardır, anılar bazen hiç beklenmedik anlarda kendi kendilerine çıkıverirler saklandıkları yerlerden. Proust buna “irade-dışı bellek” der. Kayıp Zamanın İzinde’deki ünlü madeleine bisküvisi episodu irade-dışı belleğin en iyi örneğidir. Proust Combray’de geçirdiği çocukluğunu ve şehri ne kadar az hatırlayabildiğinden yakınır. Fakat bir öğleden sonra, demli çaya batırdığı bisküvinin kokusu, bir anlığına, çocukluğunu ve Combray’i tüm canlılığıyla geri getirir. Çaya batırılmış bisküvinin kokusu irade-dışı belleği harekete geçirmiştir. Kısacık bir an parlar anı ve söner hemen, ele geçirilmeden. Bu anlık parlama, bilinçli hatırlama çabasının uyduruk gerçekliğinin hiçbir zaman gösteremeyeceği ve göstermek istemediği şeyi açığa çıkarmıştır. Çay fincanının içinden taşan patlama, geçmişle çarpışma gibidir ve çarpışmadan sonra hiçbir şey artık eskisi gibi olmaz… Çay fincanındaki çağrıyla Combray, yepyeni bir biçimde ortaya çıkmıştır: Ne şimdide olduğu haliyle, ne algılandığı haliyle, ne de iradi belleğin sahnelemeye çalıştığı haliyle… Combray artık yaşanamayacağı şekliyle ortaya çıkmıştır, hiç yakalanamayacak haliyle!

İrade-dışı bellek her an her yerde patlayabilir; herhangi bir görüntü, sıradan bir nesne, bir koku, bir rüzgar onu harekete geçirebilir ve bilinç asla öngöremez bunu. Yaşamın içine batmışken, anlık bir firar gibi belirir irade-dışı belleğin çağrısı. İz bırakır, yara açar ve kaybolur gider… Bu deneyimin acısı geçmişin artık yakalanamayacağının idrakidir. Zaman ebediyen kaybolmuştur, telafisi mümkün değildir. Bir parıltı olarak belirir ama asla yakalanamaz. Bu kederli yaranın acısı da artık ‘geçmiş’tir… Yani geçmişe ait anıları olduğu gibi biriktirmek mümkün değildir. Hafıza bir depo değildir; birbirinin üzerine kaydedilen her anı, öncekileri değiştirir. Bilinçli bir şekilde geçmişi geçmişteki haliyle hatırlamaya çalışmak beyhude bir çabadır. Yine Proust’un kullandığı bir metaforla ifade edersek: hayatın görüntüsü her an unutuş tarafından yok edilir, her gerçeklik, kendisinden sonra gelen tarafından silinir, kaleydoskoplarda cam değiştiğinde değişen görüntüler gibi…

İşte hafızanın işleyişi böyledir: İzler birbirlerini etkiler, dönüştürür ve hatta bazen bambaşka hallere bile sokarlar. Bu yüzden de, geçmişi olduğu haliyle hatırlamak imkansızdır. Yaşananlar, geçmişi değiştirmiştir. En basit örnek: Ayrılmışsınızdır ve bugünden tüm hikâyeyi yeniden gözden geçiriyorsunuzdur. ‘Şimdi anlıyorum, çok mutsuzmuşuz aslında’ dersiniz. Şimdi çektiğiniz acı, tüm geçmişi acıyla yeniden yorumlamıştır. Şimdi çektiğiniz acı, geçmişin belki de en mutlu günlerine bile bir doz mutsuzluk katıvermiştir. Veya birisi güveninizi sarsmıştır, dönüp bakarsınız tekrar yaşananlara, bir ipucu bulmak istersiniz. O kişiyle geçirdiğiniz tüm geçmişi güvensizlik üzerinden yeniden yazarsınız aslında bu ipucunu ararken anıların içinde. Bunu yaparken de geçmişi, tam geçmişteki gibi hatırlayamayacağınızı fark edersiniz, geçmişi dönüştürürsünüz.

Joel’ın zihnindeki kaçış hikâyesini de biraz buna benzetiyorum. Joel, Clementine’ı hafızasının her köşesine zerketmiş… ‘Sensiz hiçbirşey hatırlayamıyorum’ demesi de bunun en güzel kanıtı zaten. Zihindeki Joel, çocukluğuna da götürüyor Clementine’ı, orada saklanabilmek için. Ama burada bile Joel, ‘keşke çocukken da tanısaymışım seni’ diyor Clementine’a; kadına duyduğu aşkın etkisi o kadar yoğun ki, çocukluğa kadar uzanan kocaman bir geçmişi dönüştürecek güce sahip neredeyse. Hafızasını sildiren Clementine’ın ‘her şey anlamsız’ diye isyan etmesi de, yine bu bağlamda çok anlamlı; çünkü tüm hayatını, geçmişi ve geleceği, Joel ile yeniden anlamlandıran Clementine, Joel’ın hafızasından silinmesiyle neredeyse hayatının tümünü kaybetmiştir aslında… Filmin, aşk acısı çeken herkesin aklından geçen o dahiyane hafıza sildirme fikrinin aslında mümkün olmadığı mesajını verdiğini filmin sonlarında daha da iyi anlarız. Joel dirense de, silme işlemi tamamlanır. Ertesi güne büyük bir boşluk hissiyle uyanır Joel. Ama bir his vardır içinde; bir iz -henüz anlamı olmayan bir iz. İrade-dışı bellek bu izi kullanarak patlamaya hazırdır: En derinlere gömülmüş o anıyı bugünün ışığına çıkarmak ve hatırlayanı o anının vaat ettiği o bir anlık mutlulukla şok etmek için ve nihayetinde kayıp zamanla yüzleştirmek için hazırdır. Joel o gün işi kırar ve Clementine ile ilk kez karşılaştıkları Mantauk’a gitmek üzere trene atlar, fakat bunu neden yaptığına bir anlam veremez. Mantauk’un çağrısında irade-dışı belleği kıpırdatan bir şey gizlidir. Clementine ve Joel o gün Mantauk’ta yeniden karşılaşırlar. Birbirlerini hafızalarından sildirmiş iki kişi, her şeye rağmen yeniden birbirlerini bulur; hayatlarındaki anlamsız boşluktur bu defa onları buluşturan. Derken, o tuhaf gerçeği öğrenirler: Birbirlerine çektirdikleri acının dayanılmazlığıyla hafıza sildirme işlemine gönüllü oldukları gerçeğini. İlişkinin sonunda birbirlerine tahammül edemeyecek raddeye gelmiş olduklarını öğrenirler. Buna rağmen, her şeye yeniden başlamaya karar verirler…

Bu film, güncel bir Love Story gibi gelir bana… Yası tutulmayan bir ilişkinin apar topar unutulmak istenmesi, ayrılık sürecinin gerektirdiği acıyla baş edemeden ondan kurtulma arzusu ve hayata devam edebilmek için hafızayı o kişiden ve onun her tür anısından temizleme fikri, bu filme ağırlıklı tonu verir gibi görünse de, tüm bunlardan sonra, bu iki sevgilinin ‘temiz’ hafızalarıyla yeniden birbirlerini bulması manidardır. Unutmak istedikleri kişi, aslında hep hatırlamak ve hep beraber olmak istedikleri kişidir! Kurtulmak istedikleri kişiye yeniden bağlanmışlardır. Unutuşa teslim olan her anı, şimdi yeni bir anlamla, dönüşmüş bir şekilde yeniden sahneye çıkacaktır. Hatıralar silinse de, derinlerdeki izler silinemez. Yeni anlamlarla varlıklarını sürdürür. Clementine Joel’ın, Joel da Clementine’ın en derin izidir bu anlamda… Peki öyleyse, bu güzel bir aşk hikâyesi değil de nedir?

Elis Simson, Şalom

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of