Egoist okur

Seray Şahiner’den salonda hanımefendi, mutfakta aşçı, bienalde küratör, sokakta serseri kadınlara

Annesinin konfeksiyon atölyesinde büyürken, overlokçuluk da öğrenmiş Seray Şahiner ve oradaki kadınları çok dinlemiş. Sonra başka kadınları, annesini, onun arkadaşlarını. Çok okumuş, çok film seyretmiş. Ödüllü ilk kitabı Gelin Başı ve çok ses getiren oyunlarının ardından şimdi ikinci öykü kitabıyla karşımızda. “Bu kitabın konusunu 13’ümdeyken buldum” diye anlatıyor, “Röntgenci denebilecek bir çocuktum zaten, büyükler ne konuşur, neler yapar, ilişkiler nereye gider, hep izlerdim… Sonra da odaya kapanıp ‘bundan iyi öykü çıkar mı?’ diye merak ederdim. Bir yandan da ‘Çocuğum şimdi, beni kimse ciddiye almaz” diye geçirirdim içimden. İlk öykümü Metin Üstündağ’a gönderdiğimde 15 yaşımdaydım. İlk kitap, oyunlar derken, bunu yazmaya sıra yeni geldi. Sonuçta, 13-14 yılım onunla geçti. O mu beni büyüttü, ben mi onu büyüttüm, çözebilmiş değilim.” Şahiner yeni kitabında “Hepsiyle kavga ederim, hepsiyle de çok iyi arkadaş olurum” dediği birkaç kadını anlatıyor. Penelope Cruz rimelleri ve körleşen rüyalarımıza rağmen onların aynasında kendimizi görmemiz işten bile değil…

Gülenay Börekçi

seray sahiner hanimlar arasında gulenay borekci 1

Her hikayenin bir yerinde“Hanımların Dikkatine, overlok makinesi ayağınıza geldi” diye bağıran bir satıcı var. Kadınların dikkatini neye çekmek istediniz?

Aynı gün içinde, 8-9 saatlik bir zaman diliminde geçiyor bütün hikayeler. Hepsinin bir yerinde duyuyoruz o overlokçunun sesini, karakterlerle olayları birbirine bağlayan bir lehim noktası gibi… Overlokçu sokak sokak dolaşırken, biz de evlere dahil oluyoruz.

Hepsi küçük zaman dilimlerinde geçiyor…

Küçük hikayeler onlar, hiçbiri film konusu olmaz. Bir kız evde sevgilisini bekliyor. E, sonra? O anlar önemli ama. Şimdi telefonun çalsa, ruh halin hemen değişebilir. Belki bu kadar sakin olmazsın da birinin canına okumaya karar verirsin. Veya yelkenleri suya indirirsin, yüzün güler… Hiçbirimiz bir saat sonra aynı insan kalacağımızın garantisini veremeyiz.

Üçlü bir aşk ilişkisini anlatıyorsunuz. Önce bir öyküde kötü kadını okuyoruz, sonra başka bir öyküde esas kadınla karşılaşıyoruz. Bana içlerinden birini daha çok sevmişsiniz gibi geldi…

Sibel karakteri daha samimi çizildi. Ayşe, yani esas kadın dediğin, arazlarını kendine bile itiraf etmeyen biri, duygularını bastırıyor, o yüzden kapalı olmak zorundaydı. Gerçi o da patlıyor zamanı gelince, zira kimse paketinin içinde sakin sakin yaşayamıyor, hepimize birtakım iğneler batırılıyor, sönüyoruz, patlıyoruz, zarar görüyoruz, zarar veriyoruz…

Oradaki mevzu aşk mı?

Mevzu aşk olsa canım yanmayacak. İpi göğüsleyen olma telaşı onlarınki. Bütün hayatları “acaba adama ne desem, nasıl görünsem, ne pişirsem” diye geçiyor. “Bugün kendim için ne yaptım?” demiyorlar. Başrolde bir erkek var, yan rollerde de onlar. Kuliste gibiler. Bir gün sahneye çıkıp başrol oynayacaklar ya, cetvelle adlarının afişe kaçar santim yazıldığını ölçüyor ve “ben kazandım” diyecekleri günü bekliyorlar.

Ne kazanmış olacaklar?

Filmlerdeki jönlere benzeyen bir adamı kazanmış olacaklar. Vay be, ne zeki, ne güzel, ne iyi kadınmış da bu adam onu seçmiş diyecek onları görenler. Adam da bir marka çünkü…

Jön deyince, niçin Cüneyt Arkın’ın Arkın’ını atarız da Ekrem Bora’yı Bora’sız düşünemeyiz?

Hepimiz iyi insanlar olmayabiliriz ama star olanlar her zaman iyi kalplilerdir. Türkan Şoray mesela zaten uluslararası saflık ve vakurluk abidemiz. O olmak istiyoruz, samimi olmak istiyoruz, meleklik bize de yakışsın istiyoruz. Başkalarının kötü olarak algılayabileceği şeyler yapmaya başladığında, çok şey göze alıyorsun, ayıplanmayı, vicdan azabı çekmeyi, vebal almayı… İyilik toplumsal hayatımızda koruyucu kalkan gibi.

“Bir adamı onun hem annesi, hem sevgilisi, hem metresi, hem en yakın arkadaşı, hem kızı, hem de inşallah karısı olabileceğine inandırmak; işte asıl kadınlık buydu Ayşe’ye göre.” Birçok kadın böyle mi düşünüyor?

Hepsinin adına konuşamam ama çoğu böyle düşünmek zorunda kalıyor. Biyonik bir kadın tarifi bu aslında, öyle olmaya imkan yok. Kadın dediğin salonda hanımefendi, mutfakta aşçı, bienalde küratör, sokakta serseri, yatakta… Uzar gider bu eski tarif. Tabii artık pek şık sayılmıyor, mutfakta aşçı olmayı hayal etmiyoruz hiçbirimiz, mutfakta ille bir şey olacaksak gurme olacağız. Fakat hepimiz Ayşe ve Sibel gibiyiz biraz. İçimizden koca bir hayat akıyor ama biz bunu unutuyoruz ve “Ahmet bana şunu dedi, Mehmet şöyle yaptı” diye başlayan ve sonu falla biten konuşmalar yapıyoruz sabahlara kadar.

Edebiyatta derin hikayeleri olan, başkalarına benzemeyen karakterler olur, sizin öykülerinizdeyse sıradan kadınların iç seslerini dinliyoruz.

Hiç kimse sıradan değil. Figüran kabul ettiğimiz herkes kendi hayatında başrolü üstlenmiş durumda. Öte yandan sandığımız kadar sıra dışı da değiliz. Üzerimize yapıştırmaya çalıştığımız etiketleri hayatımızdan bir çıkartabilsek, belki kendimizi daha özgür, daha mutlu hissedeceğiz, haberimiz yok. Ev hanımı olmak, iş kadını olmak, falanca kadar güzel olmak, filanca kadar başarılı olmak, kısaca “bir şey” olmak arzusu kişiyi kendisi olmaktan çıkarıp sıradanlaştırıyor. 100 bin lira verip de sahip olamayacağın hiçbir şey yok gibi. Düşünsenize, “Penelope Cruz rimeli” diye bir nesne satılıyor.

Epeydir romanlarına ticari markaları yerleştiren yazarlar var. Ama siz bunu farklı bir şekilde yapıyorsunuz. Bir kadının oğlundan bile gizleyeceği yosun özlü kremlerden söz ediyorsunuz mesela, ya da iftar zamanı insanların sudan önce kolaya sarıldığını ima eden reklamlardan… Okur olarak biz biliyoruz, yosun kremi fayda etmeyecek, kola susuzluğu gidermeyecek…

Gökten üstümüze mesajlar, uyarılar ve ikazlar yağıyor. Güzellik anlayışımızı kozmetik firmaları belirliyor, ilişkilerimiz reklam kampanyaları sayesinde küresel modellere dönüşüyor. Filmler, masallar, kişisel gelişim kitapları, elimizi uzatmamıza bile gerek yok, onlar orada, karşımızda duruyor. Daimi bir şekilde koşu bandında hareket ediyoruz bir bakıma, hareket halindeyiz hep ama bir yere varamıyoruz. Tabsii şunu da biliyoruz, markalar, masallar, reklamlar bize ne vaat ederse etsin hayatımızdaki derin boşluklara işaret etmekten başka işe yaramıyor.

Anlattığınız her kadın sevilecek bir kadın, okurken şefkat uyandırıyor, bunu amaçladınız mı?

İçeriden yazmayı denememin sebebi bu. O hikayeyi biri anlatsa, şuna bak, hiç mi gurur yok bu kadında, yakışıyor mu filan diyebilir. Ama ben, onların senin de, başkalarının da başına gelebilecek insanlık halleri olduğunu göstermeyi istedim.

Masalları seviyorsunuz ama belli ki onlarla bir derdiniz de var… Daha az masal okusaydık daha mutlu olabilir miydik?

Çok televizyon seyreden insanlarda rüya körleşmesi oluyormuş ve onlar bir süre sonra rüya görmemeye başlıyorlarmış. Türkiye’ye çanak anten henüz gelmemişken, Walt Disney personel gönderip Anadolu’dan para karşılığında insanların rüyalarını toplamış. Kitap olarak çıktı bu. Daha az maruz kalsaydık masalların, reklamların ikazlarına, daha serbest hayallerimiz olurdu. Başka biri olmayı istemezdik. Bir prensin gelip bizi kurtarmasını beklemeyiz. Ömrümüz bekleyerek geçmezdi…

Peki ya kitabınızda da değindiğiniz Secret gibi modern masallar?

Herkes ister iyimserliğin iyi şeyler getirmesini, hayatın sevince güzel olmasını. Bir yandan da yeterince umut vermeselerdi bize, dünya infilak ederdi, baş edemezlerdi bizimle. Herkes hakkını istemeye başlardı o zaman.

Size şunu soracağım son olarak: Kadınla erkek arasındaki meseleyi ne çözer?

Büyük laflar etmek istemem. Bir formül yok zaten. Kadın erkek meselesi olarak belki en büyük sorunumuz şudur: Daha kendimizi inşa etmeden, üste kat çıkmaya başlıyoruz.

Gülenay Börekçi, Habertürk

 

4
Leave a Reply

3 Comment threads
1 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
3 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
zeytin

Bugün okuduğum en güzel yazıydı.”Daha kendimizi inşa etmeden üst kata çıkıyoruz” cümlesi ise düşündürttü beni. Gelişim ne enlemesine ne de boylamasına olacak gibi değil sanki. Bir helezon gibi bitimsiz döngüler inşa etmeliyiz belki de.

oz

Perihan Magden”in bir köse yazisinda dikkatimi cekmisti gecenlerde ve yazarligi hakkinda yazilmis onca alimli cümleden sonra okumamak olmazdi kendi adima. Gercekten de; okumasam eksik kalirmis bir seyler diye düsünüyorum simdi. Okuduktan sonra son kitabini… Ve bu söylesi de kitabin üzerine güzel bir tatli gibi geldi. Demek ki takip etmeliymisim artik sizin de yazilarinizi. Tesekkürler.

oz

hepsi itinayla okundu, okutuldu :) tesekkürler