Egoist okur

Pandemi romanlarından hayata dair ne öğrenebiliriz?

Yaşadığımız Covid-19 salgınından Albert Camus’nün “Veba” adlı romanının dünyada satış rekorları kırdığı gerçeği dışında öğrenebileceğimiz şeyler var mı?

Düşündüm de, tüm dünyada yerleşik kurumsal süreçleri ve ekonomik sistemleri kökünden sarsacağı kesin görünen COVID-19 salgınına tepkileri değerlendirirken ya da salgının sadece insan sağlığına ilişkin değil, siyasal ve ekonomik sonuçlarını hesaplarken edebiyattan niçin yararlanılmasın?

Sonuçta, klasiklerden çağdaş romanlara kadar salgınla ilgili edebiyat metinleri en basitinden bize benzer krizlerin, sarsıntıların geçmişte nasıl yönetildiğini öğrenme fırsatı vermiyor mu?

Daha da önemlisini söyleyeyim, salgın hastalıklarla ilgili edebiyat yapıtlarını okuduğumuzda, içimizde gizlenen yabancı düşmanlığını, ırkçılığı, ayrımcılığı, söylemeye dilim varmıyor ama, güçsüz olanı dışlama eğilimimizi gösteren bir ayna da buluyoruz karşımızda. Örnek mi istiyorsunız? Pandemi esnasında can kayıplarının artışını ülkemizdeki yabancıların üzerine yıkanları yahut iki nefes almak için sokağa çıkan yaşlılara yapılanları, mesela üzerlerine içi su dolu balonlar fırlatanları hatırlayalım.

Gülenay Börekçi

Son büyük pandemi öncesinde yazılmış pandemi romanları

Çok tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Örneği, beni ilgilendiren alandan vereyim: Yale Üniversitesi’nde Fransız edebiyatı bölümünden Alice Kaplan, COVID-19 salgını dolayısıyla bugünlerde zorunlu olarak online’a dönüşen derslerinde Albert Camus’nün “Veba”sını işliyor ve “Bu romanı tam da bir salgının ortasında okumak itiraf edeyim ki çok acayip bir deneyim,” diyor. Derslerine katılanlar arasında, salgının hareket noktası sayılan Vuhan’da yaşayanlar bile var. Kaplan, insanların, her zorlu toplumsal kriz döneminde olduğu gibi bu kez de hayatla ilgili bir çeşit anlam arayışına giriştiklerini anlatıyor. “Veba”nın satışlarının, geçen iki ay içinde Avrupa ve Amerika’da rekor kırmasını sebebi bu.

Şaşacak bir şey yok aslında. Tüm dünyada yerleşik kurumsal süreçleri ve ekonomik sistemleri kökünden sarsacağı kesin görünen COVID-19 salgınına tepkileri değerlendirirken ya da salgının sadece insan sağlığına ilişkin değil, siyasal ve ekonomik sonuçlarını hesaplarken edebiyattan niçin yararlanılmasın?

Sonuçta, klasiklerden çağdaş romanlara kadar salgınla ilgili edebiyat metinleri en basitinden bize benzer krizlerin, sarsıntıların geçmişte nasıl yönetildiğini öğrenme fırsatı vermiyor mu?

Daha da önemlisini söyleyeyim, salgın hastalıklarla ilgili edebiyat yapıtlarını okuduğumuzda, içimizde gizlenen yabancı düşmanlığını, ırkçılığı, ayrımcılığı, söylemeye dilim varmıyor ama, güçsüz olanı dışlama eğilimimizi gösteren bir ayna da buluyoruz karşımızda. Örnek mi istiyorsunız? Pandemi esnasında can kayıplarının artışını ülkemizdeki yabancıların üzerine yıkanları yahut iki nefes almak için sokağa çıkan yaşlılara yapılanları, mesela üzerlerine içi su dolu balonlar fırlatanları hatırlayalım.

Edebiyatın salgınlarla ilişkisi denince akla gelen ilk örnek, antik Yunan şairi Homeros’un “İlyada” destanı. İlyada, bir salgın anlatısıyla açılıyor. Kral Agamemnon, Truva yakınlarındaki bir şehrin başrahibinin kızını kaçırıp kendine köle yapmış, bunun üzerine de Apollon Yunan ordularını kasıp kavuracak bir veba salgını başlatmış… Lanetin de ancak Agamemnon masumiyetten elini çektiğinde, yani genç kızı serbest bıraktığında ortadan kalkacağını söylemiş.

İkinci örnek İtalyan Giovanni Boccaccio’nun “Decameron”u… 1348 yazında Avrupa’yı toplu ölümlerle sarsan büyük veba salgınından kaçmaya çalışan yedi kadın ve üç erkekten oluşan bir topluluk, şehri terk edip Floransa’nın kırsalına sığınmak için yola çıkar. Soluklanmak için verdikleri molalardan birinde de bir karar alırlar: Azıcık eğlenmek, ‘aklın sınırları dışına taşmayan zevkler tadabilmek’ için on gün boyunca her biri onar öykü anlatacaktır. Böylece ahlak, aşk, cinsel politika, ticaret ve güç üzerine toplam yüz öykü anlatılmış olur.

“Decameron” iki yönden önemli: Birincisi, felaket dönemlerinde hikayelerin hayati rolünü vurguluyor. İkincisi kimilerince, kadınlara yönelik edebiyatın da ilk örneği sayılıyor. Zira Boccaccio önsözünde kitabıyla sevenlerin, özellikle de seven kadınların acılarını hafifletmeyi amaçladığını, “Decameron”u, işleri nedeniyle sık sık uzak ülkelere giden kocalarının dönüşünü beklemekle ömür tüketen kadınlar için yazdığını belirtmiş.

Üçüncü örnek, İngiliz yazar Daniel Defoe’nun kaleme aldığı “Veba Yılı Günlüğü”. 1722’de basılan kitap, Büyük Veba Salgını’nın patlak verdiği 1665’de yaşananları günce diliyle anlatıyor. (1665’te beş yaşında olan Defoe’nun anlattıklarını “uydurduğunu” düşünenler de var, gerçek bir günce bulup onu tek satırını değiştirmeden yayınladığına inananlar da… Bir görüşe göre de güncenin yazarı Defoe’nun salgında ölen amcası. Kitap o kadar realist bir dille kaleme alınmış, dönemin Londra’sı sokak adlarına kadar öyle büyük bir titizlikle aktarılmış ki, böyle düşünülmesi normal. Sonuçta Daniel Defoe sadece roman türüne adını koymakla kalmamıştı. O aynı zamanda araştırmacı gazeteciliği de başlatan kişiydi. “Veba Yılı Günlüğü”nü yazarken şehri karış karış gezdiği, en kuytu sokaklarda bile saatler harcadığı biliniyor.)

Bu girişin ardından gelin, salgın hastalıklara dair birkaç önemli romana bakalım…

Herkes kendi vebasını içinde taşır

Günün birinde fareler lağımlardan, kalorifer dairelerinden çıkıp sokaklarda ölmeye başlarlar. Apartman kapıcılarından başka kimsenin ciddiye almadığı bu olay, zamanla korkunç boyutlara ulaşır ve insanlar da fareler gibi yollarda ölmeye başlar. Belirtiler apaçık vebaya işaret etmesine rağmen, kimse bunu kabul etmez, daha da kötüsü hastalıktan kaçabileceklerine inanırlar. Ölümlerin önlenemeyecek bir hızla artmasına yol açan da başlangıçtaki bu inkâr hali olur zaten. Sonunda giriş ve çıkışlar kapatılır ve şehir bir yıl kadar karantina altına alınır.

1947 tarihli “Veba” adlı romanında Albert Camus tüm Avrupa’ya yayılan kapkara Nazi faşizmini bulaşıcı bir hastalık metaforuyla anlatıyor. Cezayir’in Oran şehrinde geçen romanda hastalığa karşı alınan önlemler, Nazi işgaline karşı başlatılan direniş hareketine karşılık geliyor. Vebaya yakalananların acılarını hafifletmek için çalışan Dr. Rieux var bir de. Ona göre, veba ile savaşmanın tek yolu, dürüstlük. “Herkes içinde taşır bu illeti ve yeryüzündeki hiç kimsenin kendi içindeki vebaya karşı bağışıklığı yoktur,” diyen Camus’ye göre yine de kurtuluş yoktur.

Dünyada kalan tek insanın hikâyesi

Mary Shelley’nin 1826 tarihli yarı fantastik, yarı otobiyografik romanı “Son İnsan”da olaylar, 2070-2100 yılları arasında geçiyor. Roman, uygarlığın sonunun salgın hastalıklar, nükleer savaşlar, sibernetik isyanlar, doğaüstü olaylar ya da ekolojik felaketler yüzünden geleceğini öngören apokaliptik kurgu türünün ilk örneği.

Tüm dünyayı etkisi altına alan büyük veba salgını sona erdiğinde, geriye tek bir insan; bomboş Londra sokaklarını bir çoban köpeğiyle birlikte dolaşan Lionel Verney kalmıştır. Mary Shelley, “alter ego’m, ikinci benliğim” der Verney için. Romandaki diğer karakterler de gerçektir. Bir yeryüzü cenneti arayışı uğruna tanıdığı herkesi peşinden sürükleyen Adrian, yazarın şair eşi Percy Bysshe Shelley’dir mesela. İstanbul’da öldüğünü öğrendiğimiz Lord Raymond karakteriyse, romantik dönemin en büyük şairlerinden olan Lord Byron’dan başkası değildir.

Poe’dan günahkâr renkler

Edgar Allen Poe’nun 1842 tarihli öyküsü “Kızıl Ölümün Maskesi” hızla ilerleyen ve insanlığın kökünü kurutacak gibi görünen bir veba salgınını anlatır. Prens Prospero, “Kızıl Ölüm” olarak bilinen hastalıktan korunmak için kendi gibi bir grup aristokratla birlikte korunaklı bir manastıra kapanır ve ardından manastırın her biri farklı renkte döşenmiş yedi salonunda (yedi ölümcül günah) görkemli bir şenliği, bir maskeli baloyu başlatır. “Dış dünya kendi kendine bakabilir,” der. “Bunu düşünüp kederlenmek budalalıktan başka bir şey değil.” Gelin görün ki, Kızıl Ölüm de dış dünyanın kendi kendine bakabileceğini düşünmüş ve insan görünümüne bürünerek dans edenlerin arasına karışmıştır.

Kahraman köy

Pulitzer ödüllü yazar Geraldine Brooks, 2001 tarihli “Mucizeler Yılı” adlı romanını, Eyam adlı bir köyün yaşanmış hikâyesine dayandırıyor. 1665 yılında Londra’dan yola çıkan gezici bir terzi, pazardan aldığı bir top kumaş vasıtasıyla, bu kendi halindeki sessiz köye vebayı getirir. İlk ölen de kendisi olur zaten. Köylüler ne yapacaklarını bilemezler önce ama günler süren toplantıların sonunda bir karar alırlar: Kaçıp kendilerini kurtarmak yerine, sonunda öleceklerini bile bile evlerinde, köylerinde kalırlar. Amaçları kendilerini feda ederek hastalığı burada tutmak, salgının tüm ülkeye yayılmasını engellemektir.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments