Egoist okur

“Edebiyat ölüyor mu? Hiç bu kadar çok edebiyat olmamıştı”

Baştan söyleyeyim bu yazı içimizi rahatlatmak amacıyla yazılmadı.

“Edebiyat ölüyor mu diye endişelenmemize gerek yok, çünkü hiç bu kadar fazla edebiyat olmamıştı. Belki artık musibete bir sağlık uyarısı eklemenin zamanı gelmiştir” diyen Tim Parks’tan kaçırılmayacak bir kitap: Metis Yayınları’ndan çıkan “Ben Buradan Okuyorum”, yazarından yayıncısına, eleştirmeninden okuruna kitapla, edebiyatla ilgili benzersiz bir sorgulamalar silsilesi… Çeviride kaybolanları da sorgulamış. Mesela yıllardır aklıma takılan bir George Orwell sorusu da var kitapta.

En önemli kısımlardan biri de şu bence…

Tim Parks, İtalya’daki, Hollanda’daki ve dünyanın başka ülkelerindeki okurlarla konuşarak, kimi zaman onlarla atölye çalışmalarına katılarak neden İtalyan ya da Hollandalı yazarların değil, İngiliz ve Amerikalıların eserlerini tercih ettiklerini sormuş. Cevaplar tahmin edebileceğiniz gibi “uluslararası standartlara uygun” iyi kitaplardan, “evrensel” edebiyattan dem vuruyor çoğunlukla. Ama Parks tam da bu yüzden günümüzde birçok Avrupalı yazarın romanlarında, “İngilizceden çevrilmiş” hissi veren iskeletler kurduklarını, cümlelerinin bile İngilizceden çevrilmiş gibi durduğunu söylüyor. (Aynısını bizde de gözlemlediğimi yazmıştım daha önce.)

Burada susayım, kendiniz okuyun…

Gülenay Börekçi

Tim Parks: “Musibete bir sağlık uyarısı ekleme zamanı geldi”

Neredeyse 30 yıldır İtalya’da yaşayan İngiliz yazar Tim Parks’ı epeydir takip ediyorum. “Europa”, “Kader”, “Sevgili Mimi”, “Mimi’nin Hayaleti” başta olmak üzere önemli romanlar yazdı. Şimdiyse okuma deneyimi üzerine 37 denemeden oluşan çok güzel bir kitapla geldi: “Ben Buradan Okuyorum”, bir sorular kitabı… Her şeyin sürekli değiştiği, yeni mecra ve formların ortaya çıktığı, e-kitapların bile bu yeni formlar karşısında demodeleşmeye yüz tuttuğu, yazarlığın bir uğraş olmaktan çıkıp mesleğe, ticarete dönüştüğü, kitapların okuruyla ancak yayınevlerinin PR departmanları sayesinde buluşabildiği, ödül alacak romancıların sadece edebiyata değil bin türlü farklı kritere göre “önceden” belirlendiği, kurmacanın “piyasa güçleri” tarafından şekillendirildiği, edebiyat eleştirisinin son hızla yok olduğu zamanımızın, okur gözünden hikayesi diyebilirim…

Şahsen yazara en katıldığım kısımlardan biri”evrensel edebiyat” meselesi. Günümüzün ticari olmayı her şeyin önüne koyan yayıncılık anlayışının dayatmaları yüzünden lokal üsluplar varlıklarını ancak “bir tat, bir koku” kıvamında sürdürebiliyor, “küresel” denen bir edebiyat biçimi ise kitapları hunharca tektipleştiriyor. Hangi yazarın uluslararası arenada yayınlanacağını, hangi yazarın dünyada tanınacağını sorun söyleyeyim… Standartlar belli, uyanlara yol açık.

Tim Parks’tan ilerleyelim… Kitabında sorduğu sorulardan bir kısmını aktarayım…

“Her şeyi baştan düşünme zamanı geldi. Her şeyi. Yazmanın anlamını, bir okur kitlesi için yazmanın anlamını… Hangi okur kitlesi için yazıyorum? Yazmaktan ne bekliyorum? Para mı, kariyer mi, takdir mi? Toplumda bir yer mi? Yönetimde değişiklik mi? Dünya barışı mı? Yazmak bir hüner mi, yoksa terapi mi? Bir kimlik inşa etme çabası mı, yoksa amacı sadece kendimi eğlemek, başkalarını eğlendirmek mi? Karşılığında para almasam yazmaya devam eder miyim? Okumanın anlamı ne? Başka insanlarla konuşabilmek için onların okuduğu şeyleri mi okumak istiyorum? Onlarla niçin konuşmak istiyorum? Zamanımın adamı olabilmek için mi, yoksa başka zamanları, başka yerleri tanımak için mi? Dünya görüşümü doğrulamak için mi okuyorum, sorgulamak için mi?”

Parks sonrasında cevaplaması daha da zor sorularla devam ediyor…

“Tek dünya, tek kültür fikri hepimizin aynı kitaplara yönlendirildiğimiz anlamına mı geliyor? Eğer öyleyse, eninde sonunda kaç yazar olabilir ki? Bir gün herkes yazar olacak ama yazdıklarına para ödenmeyecek mi? ‘Kimse ölümsüzlük taklidinden vazgeçemez. Ölüm mutlak son olarak kabul edildiğinden beri herkes yazıyor!’ demişti Emil Cioran. Peki okuduğumuz kitaplarla ilgili olarak niçin bu kadar sık anlaşmazlığa düşüyoruz? Bazılarımız iyi, bazılarımız kötü okuduğu için mi? Hoca ile öğrencileri gibi miyiz? O kitaplar iyi veya kötü olduğundan mı, yoksa farklı çevrelerde yetişmiş insanlar farklı kitaplardan hoşlandığı için mi? Eğer öyleyse, kimin neden hoşlanacağını tahmin edebilir miyiz?”

Alberto Moravia, Italo Calvino, Antonio Tabucchi, Roberto Calasso’nun eserlerini İngilizceye çeviren Parks romancılığıyla olduğu kadar bu alanda da isim yapmış bir edebiyatçı, o yüzden çeviri sıkıntıları ve bir kitabın farklı dillerde nasıl değiştiği de ele aldığı konular arasında. Kitapta George Orwell’in “1984”ünü örnek veriyor. “Aydınlık, soğuk bir nisan sabahıydı ve saatler 13’ü gösteriyordu” diye çevirebileceğimiz ilk cümlesi İtalyanca baskıda şekil değiştirmiş ve “Saatler 1’i gösteriyordu” oluvermiş. Halbuki Orwell’in dilinde yani İngilizcede saatler 13’ü göstermez. Yani Orwell çok acayip ama gerçekten çok acayip bir hikaye okuyacağımızın ipucunu daha ilk cümleden vermiş aslında ama İtalyanca çeviride güme gitmiş. (Çevirmen “Saatler 25’i gösteriyordu” demeliydi belki de! Öte yandan,  ilk cümle böyleyse, sonrasında çeviride neler kaybolmuş, siz düşünün.)

Şurası çok önemli bence: Tim Parks, İtalya’daki, Hollanda’daki ve dünyanın başka ülkelerindeki okurlarla konuşarak, kimi zaman onlarla atölye çalışmalarına katılarak neden İtalyan ya da Hollandalı yazarların değil, İngiliz ve Amerikalıların eserlerini tercih ettiklerini sormuş. Cevaplar tahmin edebileceğiniz gibi “uluslararası standartlara uygun” iyi kitaplardan, “evrensel” edebiyattan dem vuruyor çoğunlukla. Ama Parks tam da bu yüzden günümüzde birçok Avrupalı yazarın romanlarında, “İngilizceden çevrilmiş” hissi veren iskeletler kurduklarını, cümlelerinin bile İngilizceden çevrilmiş gibi durduğunu söylüyor. (Aynısını bizde de gözlemlediğimi yazmıştım daha önce.) Uluslararası bir festival direktörüyle konuşmasını aktarırken, “Bir kitap gerçekten iyiyse, dünyanın neresinde olursa olsun okurunu bulur” klişesine isyan ediyor. Ona göre yerel yapıtların dünyada yayınlanmaları, ödül kazanmaları, öncelikle “İngilizceye çevirilebilir” olmalarına, bir de hiç de “iyi edebiyat” kapsamına girmeyecek çok başka şartlara bağlı.

Eh, nereden bakarsanız bakın, güzel, enteresan ve ufuk açıcı bir kitap. Gaza geldim; Sokrates’in “Sorgulanmamış hayat yaşanmamıştır” sözünü hatırlayarak “sorgulanmamış bir okuma deneyimi, gerçekleşmemiştir” demek istiyorum. Neticede bir zamanlar akla hayale gelmeyecek bir şey gerçekleşti ve ortaya “kariyer yazarı” diye bir kavram çıktı. Röportaj vermeye bayılan, bunun için gazetecileri bizzat arayan, röportajları yönlendiren, okura mesaj üzerine mesaj veren, ne kadar iyi olduğunu sürekli vurgulayan, yazdıklarının promosyonunu bizzat yapan ve zaten promosyonu yapılabilecek, “satacağı” kesin kitaplar yazanlar varken, Tim Parks’ın okumanın kutsallığından bahsetmek yerine bu eylemi sorgulaması kıymetli bir şey. Madem yazarlar neyi niçin yazdıklarını pek kurcalamıyor, hiç değilse biz okur olarak neyi niçin okuduğumuzu kendimize soralım…

Tim Parks’tan edebiyat eleştirileri ve söyleşiler için şaşmaz formül

“Kitaba ilişkin konuşmaların çoğu basmakalıptır ve on yıllardır böyledir. Ortalama kitap incelemesinde, sütunun tepesinde birden beşe yıldızlarla özetlenen hızlı bir değer yargısı sunulur. Devamını niye okuyalım? Tema açıklanır, anlatı becerisi değerlendirilir, karakter ve mekâna değinilir, bir miktar övgü ve bazı çekincelere yer verilir. Her şeyden önemlisi, kitapların TV ve sinemadan artakalan şöhret kırıntıları için kıyasıya rekabet halinde olduğu bellidir. Yola tam gaz çıkmak zorundadırlar. Sonlara doğru, yayıncının karton kapak edisyonunda kullanabileceği değerli bir alıntı olabilir de, olmayabilir de. İncelemelerin yüzde 99,9’unda eleştirmen kitapların ne işe yaradığını, niye yazılıp okunduğunu, neyin edebiyat neyin tür romanı olduğunu gayet iyi bilir. Kalıp bir inceleme üzerinde madde madde ilerler. Gazetelerin kitap bölümlerini posta pulu boyutlarına indirmiş olması anlaşılırdır.”

“Hâlâ kitap incelemelerine yer veren haftalık dergilerde, yazarla söyleşiler herkes için aynı on soruyu içeriyor. En son ne zaman ağladınız? En büyük pişmanlığınız nedir? Seçkinliği acayiplikte aramayı teşvik ediyorlar. Yazdığınız romanlar arasında en sevdiğiniz hangisi? Şu sıralar gündüzleri ve yatakta ne okuyorsunuz? Belli ki söyleşileri yapanlar bütün yazarların yatakta başka şey okuduğunu biliyor. En sevdikleri bir roman, en büyük bir pişmanlıkları olmamasına izin verilmiyor. Yazının yan tarafında yer alan küçük fotoğraf, yazarın Facebook sayfasından alınıyor, dergiye maliyeti sıfır.”

‘Musibete bir sağlık uyarısı ekleme zamanı geldi’

“Belki de aslında kitaplara, edebiyata verdiğimiz değer gülünç bir şeydir. Belki hepsi kolektif bir özsaygı, bir kendini tebrik döneminden ibaret; tıpkı yeni idolü edebiyat ödülünü almak üzere podyuma davet eden jüri üyelerinin kendilerinden memnuniyeti gibi. Aslına bakarsak, kitaplar herhangi bir şeyi değiştiriyor mu? Dillere destan liberalliklerine rağmen, dünyayı liberalleştirdiler mi? Yoksa eskisi gibi okumalarımızda liberal, yaşayışımızda tutucu olmamıza izin veren incir yaprağını mı sundular bize? Belki de sanat çözümden çok sorunun bir parçası; cehenneme gidiyor olabiliriz, ama bakın konuyu ne güzel yazıyoruz, resimlerimize, operalarımıza, trajedilerimize bakın. Edebiyat ölüyor mu diye endişelenmemize gerek yok aslında. Edebiyat ölüyor mu diye endişelenmemize gerek yok, çünkü hiç bu kadar fazla edebiyat olmamıştı.”

Gülenay Börekçi

 

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of