Egoist okur

“O öldü! Senin artık bir baban yok”

Yekta Kopan hazırlayıp sunduğu televizyon programlarıyla popüler kültürde de yeri olan isimlerden. Fakat televizyonculukla yazarlığını birbirine karıştırmamaya özen gösteriyor. “Ben yazan bir insanım. Ama hayatımı yazarak kazanamam” diyor. “Bunun için başka bir iş daha yapmak zorundayım. Para kazanmak için yaptığım işi giyip çıkarabiliyorum. Yazmak meselesi ise değişik, onu giyip çıkaramıyorum. Çünkü zaten en çıplak halim o benim.”

Bir de Baktım Yoksun adlı kitabına gelince… Çocukluk düşlerinden yapılmış bir evin gölgeleri içinde babanın hayaletiyle karşılaşmak… Portobello’da, George Orwell’in evinin önünde oturup Tanpınar okurken zamansız sevgiliyle karşılaşmak… Kuledibi’nde, tüm servetini bir Hopper çizimini elde edebilmek için harcamış bir adamla karşılaşmak… Ölüme çeyrek kala, bir balık lokantasında küçük kızının genç kadın haliyle karşılaşmak… Cinayetle kaza arasındaki bulanıklığa sığınırken, bir evcil hayvan dükkânında vicdan azabıyla karşılaşmak… Yani bir de baktım yoksun bir “karşılaşmalar” kitabı. Kaybetmeye ve bulmaya dair bir seyahat günlüğü… En çok da “baba” teması üzerine çeşitlemelerden oluşuyor Bir de Baktım Yoksun.

Gülenay Börekçi

yekta kopan bir de baktim yoksun gulenay borekci

Kitaptaki son öykü, yani ‘İyi Uykular’, kaybettiğiniz babanıza mektup niteliğinde. Babanızın ölümünden duyduğunuz acıya iyi geldi mi bu kitabı yazmak?

Cevabım çok kısa: Geldi. Hâlâ uyuyamıyorum. Ama artık, yazdıktan sonra kendimi daha iyi hissediyorum. Bugüne kadar yazdığım bütün kitaplarda dünyaya bakışımı bir baba oğul hesaplaşması üstünden anlatmayı denemiştim aslında. Hepsinde baba oğul ilişkisi ekseninde, iktidarla, Tanrı’yla, varoluşla, en çok da kendimle hesaplaştım… Fakat bu kitapta durum farklıydı. Zihnimde bir ses bana hep şunu söylüyordu: “O öldü. Senin artık bir baban yok!” Bir babanın oğlu olmaktan çıkmamın zamanı gelmişti demek ki! Ya da belki büyümemin zamanı gelmişti.

Hikayede sizin babanızla bu milletin ‘babası’ olan Atatürk’e dair bir karşılaştırma var. Mesela siz ölümünden sonra babanızı farklı görüyor, farklı algılıyorsunuz. Onun ağzından çıkan kayda değer ama hayattayken o kadar da önemsemediğiniz sözleri arayıp bulmaya çalışıyor, bulamadığınızda da birtakım fiyakalı, etkileyici, anlamlı sözleri sanki o söylemiş gibi yapmaya başlıyorsunuz.

Bir kuşak olarak baba bildiğimiz, bize baba diye belletilen tüm figürlerle hesaplaşma var orada. Atatürk’le hesaplaşıyor anlatıcı, evet ama salt o değil, neden ‘Allah Baba’ dediğimizi düşündüğü bölümde Tanrı’yla da hesaplaşıyor. Yaratılmış, çizilmiş bir erkek figürüyle hesaplaşma sürecidir o hikaye. Anlatıcının, babasının hiç var olmayan sözlerini yaratması gibi, biz de bu coğrafyada bir şeyleri yarattık. Kendimize dayanaklar yarattık, kendi varoluşumuzu güçlü kılmak, kendimizi kendimize güçlü gösterebilmek için kimi zaman yukarıyla kimi zaman siyasi bir duruşla kendimize belirli bir güç yarattık.

Sizin için ve toplum için hesaplaşma niçin gerekli?

Bütün bu güçlerden rahatsız olmak ya da olmamak değil benim sorunum. Bütün bu güçlerle bütün bu düşünceyle gerektiğinde hesaplaşacak kadar cesur olabilmek gerektiğine inanıyorum. “Neye işgal diyoruz, neye fetih?” sorusunun cevabını arayacak kadar cesur bir çocuk anlatıyor o hikayeyi.

Sınıfta dev bir Atatürk portresi var. Uslu duran terbiyeli çocuklara şefkatle gülümserken, yaramazlara kaşlarını çatıyor…

İlkokuldayken öyle söylenmez miydi? Birçok öğretmen bunu kullanır. Bir öğretmen refleksidir çocuklarla duvardaki Atatürk resmi aracılığıyla konuşmak. Sadece benim değil, senin de içinde bulunduğun kuşağın bir ideolojiyle doğru tanışamamasının günümüz toplumunda nasıl bir tortu yarattığı gayet net ortada. Büyük bir kafa karışıklığı var. Hoşgörüsüzlük var. Sevgi de, saygı da bize hoşgörüsüz bir şekilde dayatıldı hep çünkü. Bir ideolojiye yönelik değil benim sözlerim, Atatürk’ün şahsıyla ilgisi yok. Şu var daha çok: Onun düşünce dünyasını anlayamayan insanlar tarafından birtakım baskı mekanizmalarıyla onların istediği gibi davranmaya yönlendirildik. Bizde yapılan buydu. Devrimlerin gerçekte ne olduklarının bilinmediği, üzerine pek kafa yorulmadığı bir toplumda çocukken bize “Bak öyle kızdı ki sana şimdi, kaşlarını çatıyor” denirdi. Ya da tam tersi, ötekilerle bir kalıptan çıkmışçasına yerinde oturup ortalıkta koşturmadığında yakanda görünür ya da görünmez bir kırmızı kurdele taşır gibi durup öğretmenin takdirini kazandığında, “Aferin, uslu duruyorsun ya, bak Atatürk gülümsüyor” diye başımız okşanırdı. Öğretmen iktidardı. Çocukken yaşadığımız şeyi yetişkin olduğumuzda da yaşamaya devam ediyoruz.

Aslında bütün toplumlarda biraz böyle galiba…

Bütün toplumlar bir kahramana ihtiyaç duyuyor, evet. Bir kahramanın varlığıyla daha güçlü hissediyorlar. Hikayeye dönersek, en küçük toplumda, yani ailede de değişmiyor bu ve biz annemizin ya da babamızın kahraman olduğunu hayal ediyoruz. Bununla çocuk yaşta hesaplaşmak daha iyi, yetişkin olduğunda yeterince güçlü değilsen eğer, böyle bir kayıp, bir ölüm üzerine yapabiliyorsun o hesaplaşmayı ancak.

Gülenay Börekçi, Habertürk

1
Leave a Reply

1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
0 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of

[…] Büyümenin zamanı geldi: “O öldü. Senin bir baban yok artık!” […]