Egoist okur

Seray Şahiner: “Antabus’ta bir küfür kadar içten olmak istedim”

Seray Şahiner, Gelin Başı ve Hanımların Dikkatine adlı öykü kitapları, tiyatro oyunları hatta Yıldırım Türker ve bir edebiyatçılar grubuyla birlikte oluşturulan ve şimdiden unutulmazlar arasına giren Kayıp Şehir gibi TV dizisi senaryoları derken kadına yönelik şiddeti ve bu şiddetin genel olarak hepimize yaptıklarını ele aldığı ilk romanı Antabus‘la okur karşısında…

Enteresan bir geçmişi var Seray’ın, bugüne dek yapmadığı iş kalmamış gibi. Buna konfeksiyon işçiliği ve overlokçuluk da dahil… Bana kalırsa, Antabus’ta bir konfeksiyon atölyesinde çalışan kahramanının hayatındaki bazı ayrıntıların sahici durmasını sağlayan da bu zaten. “Mesleği bilmek, o sektörden birini yazarken büyük avantaj oldu” diyor. “Konfeksiyonda ‘fire’ diye bir terim vardır, dikilen, tasarlanan ana parçadan kesilip atılan kumaş parçalarına verilen addır bu. Ben de romanda tam olarak toplum içinde bu şekilde kesip attıklarımızı anlatmak istedim. Konfeksiyonda çalışmış olmam, sınıf meselesine daha içerden bakmamı sağladı hatta hayata bakış açımı, dert edindiğim konuları yönlendirdi…”

İşte Seray’la yayınlanır yayınlanmaz Devlet Tiyatroları repertuvarına giren ilk romanı Antabus’la ilgili olarak konuştuklarımız…

Gülenay Börekçi

Gelin başı: “Her kadın gizlice prenses olmaya hazırlanır”

“Salonda hanımefendi, mutfakta aşçı, bienalde küratör, sokakta serseri kadınlar…”

1 Mayıs’ta 1 Mayıs alanındaydık

Olanca seksiliğiyle “seksi kadın” etiketini yerin dibine sokan kadın: Tatlı Betüş 

Türkan Şoray olmayı kim istemez?

“Aşk arabesktir” 

seray sahiner antabus egoistokur gulenay borekci 1

“3. sayfa haberleri ev içi şiddetin “resmî” istatistiğidir”

Leyla kim diye soracağım önce…

Şiddet gören ama pes etmeyen bir kadın. İçinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için kapıları sürekli zorlayan biri. Çaresizliği kabullenmeyi denese de, mücadele etmekten vaz geçmiyor. Sadece özgürlük değil, bir ölüm-kalım mücadelesi veriyor. Kendisi için de, çocukları için de…

Peki Antabus ne demek?

Bir ilaç ismi. İçinde bulunduğu durumu insanlarla iletişim kurarak düzeltemeyince ilaca başvuruyor.

Anlattığın normalde üç satırla geçiştirilen ve mutlaka hep şiddet içeren bir üçüncü sayfa gazete haberi gibi. Çoğu kişi bu haberlerin olduğu sayfaları pek de önemsemeden, öylesine çeviriveriyor… Sence niçin önemli bu tür haberler?

“Üçüncü sayfa haberleri üç beş satırdan ibaret olsa da kırk katır mı kırk satır mı türünden hikayeler anlatır” diyor kahramanım Leyla. Bu haberler memlekette yaşanan ev içi şiddetin “resmî” istatistiğidir. Resmi olduğundan asgaridir, güvenilmezdir. Ama en az bu kadar şiddet vakası yaşanıyor diye baktığımızda bile çerçeve korkunç. Çoğumuz, üçüncü sayfa haberini okurken mağdura acıyarak “Vah vah” deyip geçiyoruz. O vakaların üzerinde düşünmek, değiştirmek için uğraşmadığımızda sadece samimiyetsizlik etmekle kalmıyor, suça ortak da oluyoruz; göz yummak suça dahil olmaktır… Üçüncü sayfa haberindeki mağdurun kurtuluşu sadece kendinden geçmiyor, bizim bir şekilde baskı oluşturup bu şiddet ortamını meşru kılan sistemi değiştirmemiz yahut tıkamamız şart.

Romanın merkezinde kadına yönelik şiddet var. Öte yandan şiddet yalnızca kadınların değil erkeklerin de hayatını karartıyor; hepimizin aslında… Sen şiddetin yarattığı insanlık hallerini sergilemişsin bir bakıma… Çözümü var mı bunun?

Kadınlara vicdanlı ve anaç olmak öğretiliyor, erkeklere güçlü olmak. Erkekler erk’liği bir kambur gibi sırtına yüklenmiş olarak büyüyor. Onlara dünyayı çükünün ucunda döndürme terbiyesi veriliyor: “Göster amcalara pipini,” “oğlumuz sünnet olup erkekliğe adım atıyor,” “babası oğlanı geneleve götürecek çocuk milli olacak…” Sonra da bu sözler, “erkek değil mi? döver de sever de” olarak zuhur ediyor. Bir insana doğduğu andan itibaren böyle bir muktedirlik verilmesi, çok büyük acımasızlık. Erkekler kendilerinden beklenen gücü kendilerinde bulamayınca, şiddet kullanarak durumu örtmeye çalışıyor. Erkekleri çüklerinin değil, vicdanlarının büyümesini önemseyecek şekilde yetiştirmek lazım.

Son derece açık sözlü bir dille yazıyorsun. Sanki “Falanca eylem için bizim çok net bir kelimemiz var ama kullanmıyoruz” demiş ve hep o türden net kelimeler kullanmışsın gibi. Gittikçe muhafazakârlaşan bir toplumda yaşadığımızı düşünürsek, seni ürkütmedi mi bu?

Bir küfür kadar içten olmak istedim. Hem açıkçası uygulanan fiilin dile dökülmesinde ahlaki bir problem görmüyorum. Tecavüz küfür değildir mesela ama fena bir şeydir. Sözün sertliği, yaşadığımız ev içi ve toplumsal şiddetin yanında çok hafif kalıyor. Muhafazakârsak insanı muhafaza edip mağduriyetini ortadan kaldıralım. Yaşanan bütün şiddete, tacize göz yumup muhafazakârlık adına üstünü örtmek çok ahlaksızca. Kullandığım dilden değil, toplumun bahsettiğin şekilde “muhafazakâr”laşmasından ürküyorum. Dayağın, tacizin, fiili halinden daha sert bir söz yok.

“Bende konuşma reflüsü” var diyen bir karakter Leyla. İşçi sınıfına mensup bu genç kadın önce baba evinde, sonra koca evinde o kadar dayak yiyor, konuşmak istediklerini o kadar çok geri yutuyor ki şimdi fırsat bulduğunda bu defa da susmak bilmiyor… Nereye, kime baktın onu yaratırken?

Ne yazık ki tek bir örnek yok. Önce sözü, sonra özgürlüğü elinden alınmış o kadar çok insan var ki… Kapatıldığı evde, televizyondan ve konuşmayı kendi öğrettiği çocuğundan başka muhatap bulamayan kadınlar… Ağız susar, iç konuşur. Önceki kitaplarımda, iç sesiyle dış sesi arasında kalmış kadınları anlatıyordum. Orda kahramanın iradesi vardı. Leyla için bu da geçerli değil, ağzını açtığı an başı belaya giriyor. O yüzden sadece kulağımızı değil gözümüzü de bu insanların üzerinden ayırmamamız lazım.

Antabus, bu yıl tiyatro oyunu olarak sahnelenecek

Aç kalmamak için hastanelerde koğuştan koğuşa süzülüp kimsesiz hastaların refakatçisiymiş gibi davranan, dünyayı hapların, ilaçların renkleriyle gören ve ara sıra eğlenmek için mahalle aralarındaki düğün salonlarında tanımadığı insanların düğünlerine gidip vur patlasın çal oynasın göbekler atan Ülker Hanım var bir de… Nereden çıktı bu karakter?

Ülker, özgürlüğü evden firarda ve hafif delimsi bir ruh haline bürünmekte bulmuş. Görmüş geçirmişlik açısından Leyla’dan bir adım önde. İlahi Komedya’da kahramana Araf’ı gezdiren Vergilius gibi… Sırf gidecek yeri olmadığından değil, kendisinden bile dertli insanlar görebileceği için hastanede. 20 yıl bilfiil dayak yemiş biri için, Benden kötüleri de varmış, diyeceği durumlarla karşılaşmak pek sık rastlanan bir durum değil… Biraz da üçüncü sayfa haberlerini okuyup “Yazık, dünyada neler oluyor, gene halimize şükür” diyenler gibi biraz… Başkalarına acıyarak kendi acınmışlığının intikamını alıyor. Kimsesizlikten ötürü kimsesizlerin kimsesi olmuş bir kadın… Ülker en azından acıdığı insanlara yardım ederek bir katkıda bulunuyor, darısı üçüncü sayfalara öylesine bakıp geçenlerin başına.

Onun sinemacılar için müthiş bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Çok uzun süredir televizyon dizilerine senaryo yazdığın için günün birinde sinemaya geçmek gibi bir hayalin olup olmadığını da soracağım…

Kitapla ilgili sinema hayali kurmadım ama bir tiyatro oyunu projesi var. Devlet Tiyatroları repertuvarına girdi. Bu sene sahnelenmesini bekliyoruz.

“Heykelle öpüşme bir umut provasıydı”

Cinselliği ilk olarak tecavüzle yaşayan Leyla’nın ilk öpüşmesi de bir gece parktaki heykelle oluyor. Gelecekteki hayatında kazasız belasız, yarasız beresiz atlattığı ilk öpüşme de bu olacak zaten… Çok kalp yaralayan bir sahne bu… Anlatır mısın?

Leyla’nın heykelle öpüşmesi bir umut provası. İlk gerçek öpüşmesinin kendi iradesiyle olacağını sandığından, “Öpüşmeyi de bilmiyorum, rezil olmayayım” diye heykelle öpüşüp prova yapıyor. Onda da bekçi gelip durduruyor. İradenin elinden alınmasının sadece ev içinde değil, sokakta devlet tarafından da olduğunun ironik bir göstergesi olarak kullandım Leyla’nın heykelle öpüşmesini.

Hikayesi çok acı ama Leyla komik bir kadın aynı zamanda. Dışında ne kadar suskun ve ciddi olursa olsun, içinde epeyce matrak… Anlattıklarına gülmemek elde değil. Gülmek neye yarar sence; yarayı hafifletir mi yahut direnişi güçlendirir mi?

Mizah bir hayatta kalma, savunma, gerektiğinde saldırı sanatıdır. Leyla mizahıyla kendi sızısını hafifsemeye çalışırken okuyanın kayıtsızlığını örselesin istedim… Görmezden geline geline başkası yokmuş gibi yaşamayı öğrenmiş bir kadın. O da bir içsel intikam olarak kendisini görmeyenleri görmezden geliyor. Mizahla içini kalabalıklaştırıyor. Çok yalnız ve muhattapsız. Konuşacak kimsesi olmadığından gülerek kendine yankı yapıyor.

İlk roman

Çok başarılı iki öykü kitabının, tiyatro oyunları ve televizyon dizilerinin ardından bu ilk romanın. Anlatır mısın romanın hayatına ne getirdiğini, edebiyatını nasıl değiştirdiğini?

Masaya bir öykü yahut roman yazmak için oturmadım. Genelde beni masaya oturtan bir dert oluyor. O yüzden kendimi öykü veya roman yazıyormuş gibi hissetmiyorum. Derdimi döküyorum. Hulki Aktunç, “konu türüyle gelir” derdi, benim de derdim türüyle geliyor sanırım. Türün üslubumu, edebiyatımı değiştireceğini düşünmüyorum. Beni anlatacağım karakter değiştiriyor. İlk iki kitapta, anlattığı karakterin mezhebinde bir tanrı anlatıcı kullanmıştım. Okuyan hikâyeyi karakterin yan komşusunun ağzından dinliyor gibi hissetsin istemiştim. Leyla’nınki pek çoğumuzun dışardan baktığı bir hikaye olduğundan, tanrı anlatıcıyı tamamen devreden çıkarıp meseleyi Leyla’nın ağzından anlattım.

Gülenay Börekçi, Habertürk

 

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of