Egoist okur

HAMDİ KOÇ: “Bu ülkede pasta ideoloji bıçağıyla kesilir!”

Romancı Hamdi Koç’la Habertürk Gazetesinin Kitap Eki için bir söyleşi yapmıştık. Mühim şeyler konuşmuştuk ama ekin sınırlı sayfa sayısı yüzünden ne yazık ki tamamını yayınlayamamıştım. Çok uzundu. Kesmek gerekmişti. Yazık olmuştu!

Sonbahar geldi ya, ben bugünlerde biraz içime kapandım o yüzden daha çok kitap okuyorum, daha çok dergi karıştırıyorum ve aklıma bazı soruların takılıp duruyor.

Niçin artık kimse eleştiri yazmıyor, niye kitap tanıtımının, bir de kof methiye ve kötü niyetli geçirmenin bir adım ötesine pek geçilemiyor? Niçin en kıdemli eleştirmenler bile kitapların olay örgülerini özetleyip üç beş yuvarlak kelam etmekle yetiniyor? Romanları, öykü kitaplarını derinlemesine inceleyen niye kalmadı, Orhan Koçak gibi sıkı eleştirmenler nerede?

Acaba diyorum… Acaba dergilerde, gazetelerin kitap eklerinde reklam almak artık öncelikli hedef haline geldiğinden mi? O dergilerin, gazetelerin yöneticileri yazar, yayıncı dostlarını, ahbaplarını küstürmemeyi okura hakikaten ihtiyaç duyduğu şeyler, “doğru” şeyler sunmaktan daha fazla önemsediği için mi?

Bu yüzden mi o dergilerle eklerin hepsi sanki aslında su altından yayınevlerinin PR ve reklam departmanları tarafından yönetiliyor gibi geliyor insana? Ve berbat çevirilerden özensiz editörlükten, düpedüz kötü romanlardan söz eden bu yüzden mi pek yok? Tek başına bırakılma tehdidi sadece sürüden ayrı durmayı seçen yazarlar için değil, hakkıyla eleştiri yapacak insanlar için de mi var acaba?

Bu düşüncelerle arşive daldım ve Hamdi Koç’la söyleşimizi çıkardım. Okudum, hâlâ güzel ve tazeydi. Ama sonra kendi kendime dedim ki bu böyle olmaz, bulmuşsun konuşacak adamı ama sorulacak bir sürü soru varken sen onları sormamışsın…

Hızla sarıldım telefona, bir randevu daha istedim Hamdi’den. Kırmadı, kabul etti. Ben aklımda ne varsa sordum, o çekinmeden cevapladı. Böylece ortaya yepyeni bir söyleşi çıktı. Okuyun ve şu durgun, herkesin cici cici, terbiyeli terbiyeli birbirini ağırladığı, ara sıra da birinin çıkıp sırf kendini göstermek, adına birilerine çamur attığı, bu arada iyi kitapların ve sıkı okurların heba edildiği edebiyat dünyamızdaki tek ciddi hareket çabasına dair görüşlerinizi yazın. Katılın, itiraz edin, alkışlayın ama susmayın.

Gülenay Börekçi

Sanat denen şey seksten ibaretmiş, inanalım mı? 

Bizi mutsuz eden şu büyük sözler ve Ulysses

Oğuz Atay olanları görse, bir kez daha ‘Neredesin ey okur’ diye sorardı

Kendine daha fazla âşık olma rehberi

  hamdi-koc-egoistokur-gulenay-borekci-roportaj

“Bu ülkede hakkı teslim edilmeyenler kimlerdir? Cevap: En iyi olan herkes…”

Sevdiğin romanlarla yazarlara dair yazılarını Rüyalarıma Giren Kadın adlı kitapta topladın. Kitapta yayın yönetmeni olduğum Picus, Akşam Kitap ve Habertürk Kitap için yazdığın yazılar da vardı. Bu kitap aracılığıyla sevdiğin yazarlara “arkadaş aradığını” söylüyordun…

Galiba onlara değil, kendime arkadaş arıyorum. Yazarken bunu düşündüğümü hatırlamıyorum ama şimdi senden duyunca birden aslında öyleymiş gibi geldi. Çocukluğumdan beri başkalarıyla zevk paylaşımı sağlayamamak gibi bir problemim oldu. Bu kendimde hatırladığım en eski problemim. Şimdi artık yetişkin biri olarak paylaşma heyecanım elbette azaldı. Mesleki deformasyon da başladı tabii, hatta aldı başını gidiyor. Birileriyle bir araya gelince artık Ezra Pound’dan ya da Conrad’dan bahsetmek hiç içimden gelmiyor, eğer benden bahsetmeyeceksek susalım oturalım, dinlenelim, gülüp eğlenelim diye geçiyor içimden.

Aman dikkat! Böyle söylemenden hoşlanmayacaklar olacaktır… Zira senin çoğu zaman buruk bir tını taşıyan şakalarını bilerek ya da bilmeyerek yanlış anlamaya ve anlatmaya eğilimi var birilerinin… Ben seninle söyleşilerimizin birinde, kimse yanlış anlayamasın diye smiley’ler kullanmayı denemiştim mesela.

İçimden böyle geçiyor, ne yapalım. Çünkü artık yorgun oluyorum. Her iş yorucudur elbette, ama yazmak bilhassa yorucu. Yine de eski alışkanlık, birinin elinde bir kitap görünce sevdiğim bir yazarın kitabı olsun diye hızlıca dua ediyorum. Çünkü kötü bir yazarı okuyan birinden iyi bir şey beklemem, mesela o kafede oturmak bile içimden gelmez. Geçenlerde acayip bir şey oldu. Bir gün Beşiktaş’ta esnaf çaycısına oturdum, bir baktım yanımda genç bir çocuk iki büklüm olmuş Heidegger’in Basic Writings’ini okuyor. Nasıl hoşuma gitti, anlatamam. Çayı hemen büyük boy istedim, su bardağıyla. Bir de tabii şey var, memleketin hali endişesi. İyi yazarlar iyi ruhlar yaratır. Gençler edebiyatın devlerini tanısınlar istiyorum.

Tanımıyorlar mı?

Tanımıyorlar. Sadece gençler değil kimse tanımıyor. Çünkü devler insandan olağandışı bir çaba bekler, algı seviyeni yükseltmeni bekler. Conrad’ın herhangi bir romanını, mesela Nigger of Narcissus’u (Ölüm Seferi), ya da Melville’in Billy Budd’ını pür dikkat kesilmeden okuyamazsın. O enerjiyi de kimse vermiyor. Eh, tabii, zevk unsuru var, roman okurken kolayca zevk almak yerine yorulmaya başlarsan orada duruyorsun.

“Birçok yazar birbirinin yerine konabilir. Filanca kadar falanca da olur. Ama büyük yazar tek olan kişidir, yapacağı başkası tarafından yapılamaz olan kişidir. Öyle birini kaybetmek geleceğin tarif edilmez ölçüde fakirleşmesidir.”

İyi bir yazarın bu dünyadan gitmesi okur için ve hayatta kalan öteki yazarlar için ne anlama gelir? Hayatımızda mühim olan neyi kaybetmiş oluruz?

Potansiyel kaybetmiş oluruz, daha fenası ihtimal kaybetmiş oluruz. Birçok yazar birbirinin yerine konabilir. Filanca kadar falanca da olur. Ama büyük yazar tek olan kişidir, yapacağı başkası tarafından yapılamaz olan kişidir. Öyle birini kaybetmek geleceğin tarif edilmez ölçüde fakirleşmesidir. Düşünsene, Joyce 57 yaşında öldü. Eh, 70 küsür yaşa normal ömür dersek, Joyce o yirmi yıl içinde kimbilir nasıl bir şey daha yazardı. Önceki sene ölen David Foster Wallace da zamanımız için o çapta bir yazardı. Thomas Pynchon’ı bir yana bırakırsak, yaşayanların en iyisiydi ve öldüğünde daha elli yaşında bile değildi. Acayip moralim bozulmuştu. Hayat kısalıyor mu, ne. Ya da belki büyük yazarları fazla sevmemek lazım. Erken ölüyorlar. Hadi buraya bir smiley koy :)

Şuna cevap verir misin? Sence gelmiş geçmiş en büyük yazar kim?

İki tane. Melville ve Joyce.

Yaşarken doğru anlaşılmış yazar var mı?

Thomas Mann var mesela. Henry James de öyle. Yalnız, doğru anlaşılmak halinde bir ironi var. Öyle olunca, enteresandır, para da kazanıyorsun, hayatın rahat geçmeye başlıyor. Zavallı Joyce borç içinde öldü. Dul karısı üç kuruşa Ulysses’in manüskrilerini satmak için müşteri aradı. Ne acı, değil mi? Bugün Joyce İrlanda’nın en kıymetli aktifi. Henry James gerçi büyük paralar kazanamadı ama rahat yaşadı, ve göçmen olduğu bir ülkede şövalye yapılacak kadar muteber biriydi.

“Benim de hayatım bütün görünürdeki avantajlarıma, şanslarıma rağmen engellerle dolu. En büyük engel de içimde. Yetti artık, sıkıldım, bıktım, yoruldum, hallerine girmek. Ya da bazen şımarmak. Ya da memlekete kızmak. Bu tuzaklara düştüğümü ya da düşmek üzere olduğumu fark ettiğim zaman içimi temizlemek için yine küçük oda, küçük masa, küçük adam görüntüsünü ararım. Ve tabii kağıt kalem.”

En yanlış anlaşılmış, kıymeti bilinmemiş yazar hangisi sana göre?

Herman Melville. Adamcağızın çekmediği kalmadı. Dünyanın en büyük romanını yazmış adamdı, Moby Dick’i. Üstelik Moby Dick ilk kez Amerika’da değil, o devir için daha derin, daha köklü bir roman duygusuna, hatta endüstrisine sahip bir ülkede, İngiltere’de yayımlanmıştı. Kimse oralı olmadı. Tüm zamanların en büyük romanı yanıbaşlarında, iki adım ötelerinde, çarşıda yayınlandı ama Londralılar bu romanı ıskaladı.

Ufff! Bense Moby Dick’i ilk okuduğum günü hatırlıyorum; yıldırım çarpmışa dönmüştüm. Gene kitabına dönelim… Rüyalarıma Giren Kadın’ın başında “Kendimi Kurcalarken” diye nefis bir yazın var. Orada “Benim de herkes gibi kendi içimde masumiyet aramaya ve bulmaya hakkım ve ihtiyacım var” demişsin. Yazıların bir çeşit masumiyet arayışı mıydı?

Güzel soru. Düşünmem lazım. Ama uzatmadan şunu söyleyebilirim, eskiden beri aklımda kendimin küçücük soğuk bir odada küçük bir tahta masada oturmuş, edebiyata hizmet eden adam olarak görüntüsü vardır. Bu hizmetkar yanımı gözden kaçırdığımı fark edince moralim bozulur. Benim de hayatım bütün görünürdeki avantajlarıma, şanslarıma rağmen engellerle dolu. En büyük engel de içimde. Yetti artık, sıkıldım, bıktım, yoruldum, hallerine girmek. Ya da bazen şımarmak. Ya da memlekete kızmak. Bu tuzaklara düştüğümü ya da düşmek üzere olduğumu fark ettiğim zaman içimi temizlemek için yine küçük oda, küçük masa, küçük adam görüntüsünü ararım. Ve tabii kağıt kalem. Birkaç ay öncesine kadar evime gelsen beni hacker filan zannederdin, beş altı bilgisayarla birden çalışıyordum. Şimdi hepsini kaldırıp arka odaya attım, çıkardım kağıdı kalemi, eski güzel usullerle, yani iki satır yazıp olmadı deyip kağıt yırtıp atarak çalışıyorum.

Eski usullerle yazmak insana kendine dair neyi hatırlatıyor?

Naif halini. Biraz salak ama tatlı bir hayalcilikle dolu, edebiyatı dünyanın en önemli şeyi sandığın, yazma işiyle uğraştığının elinin iki parmak boğumundaki mürekkep lekesinden anlaşıldığı, hatalarını delete edemediğin, elektrik kesilmesinden korkmadığın halini.

hamdi koc egoistokur gulenay borekci roportaj 2

Peki şunu da soracayım… Başka yazarları, onların hayat ve edebiyat maceralarını, okurlarıyla ve rakipleriyle ilişkilerini kurcalarken, kendine dair neleri keşfettin?

Bildiğim hemen her şeyi öyle keşfettim. Neleri mi? Mesela sabırlı olmayı, övgüye de eleştiriye de ilgisizliğe de kulak asmamayı. En önemlisi, aslolanın yazar olduğunu, kısa vadede düşmanların kazandığını ama öyle uzun vadeye filan kalmadan, orta vadede her zaman yazarın kazandığını, sonra efendime söyleyeyim, idare-i maslahat yapmanın salaklık olduğunu, sadece yazar olduğun için istediğin kadar rahat konuşabileceğini, başarının bir yazar için mesleki rüya olmaması gerektiğini, politikayı manivela olarak kullanmamayı, hatta yazar adama politikanın yakışmadığını ve daha bir sürü şeyi…

“Pis zaman” diyorsun az önce sözünü ettiğim o yazıda ve şunları söylüyorsun: “Sonuçta zaman herkes için geçiyordu, herkesin geride bir şeyleri kalıyordu, tutkusundan biraz, hayallerinden biraz, enerjisinden biraz, kibrinden ve inancından biraz. Kalır, kaybedilir. Ben de en fazla herkes kadar kaybetmişimdir. Fark, benim bunlar üzerinde düşünme, uzun uzun düşünme, düşünmeyi eziyete çevirme eğilimim, alışkanlığım, mahkumiyetimdir.” Oysa zaman, bazı şeyleri olmaları gereken yerlere iade etmez mi bazen? Yazarlar konusunda da…

Kastettiğim kendi kusurlarıma takılmaktı. Bazen kendimi ızdıraplı bir roman kahramanı sanmak gibi bir eğilimim var.

Yayın yönetmeni olduğum Picus’taki “Telafi Bâbında” adlı köşen geldi aklıma. Oradaki yazıların da var kitapta. Çok ünlü hatta bazıları Nobelli yazarları anlatıyordun. Ünleri de saygınlıkları da olmuştu çoğunun. Neyi telafi etmeye çalışıyordun diye soracağım. Bizim o yazarlardan esirgediğimiz şey neydi?

Onlardan değil, kendimizden esirgediklerimizi kastediyordum. Onlar ölümsüz olmuşlar, hatta çoğunun copyright süresi bile dolmuş. Yani bizden alacakları bir şey kalmamış. Ama biz kendimizi zorlarsak, daha iyi bilen, daha zevk sahibi bireyler olabiliriz. Yüksek edebiyat klasik müzik gibidir. Herkes dinleyemez gibi gelir insana, oysa kafayı takarsa herkes dinleyebilir, yeterince dinlerse de bir gün zevkle dinlemeye başlar. Bu bir kişisel eğitimdir, insan inat eder ve kendi kendini eğitir. Bil, öğren, ama istersen sevme! Conrad’ı, Henry James’i oku, sonra istersen de ki bu adamlar bana göre değil çünkü ben insan bilincinin o kadar karmaşık olduğunu düşünmüyorum, bu tür bir üslubu da müzikli bulmuyorum. De. O zaman herkes sana şapka çıkarır. Kendine o terbiyeyi verirsen ondan sonra sıradan yazarların ve daha da sıradan eleştirmenlerin seni kandırması daha zor olur. Ondan sonra sevdiğini niye seviyorsun, bilirsin.

“Eleştirmen de yazar gibi kendinden bahsettirmek zorunda olan kişidir. İlgi çekmek, kendini takip ettirmek, ne demiş dedirtmek zorundadır. Yazardan farkı ölümlü olmasıdır. Öldükten sonra başarı kazanmış çok yazar vardır ama yaşarken önemsenmemiş, önemi sonradan farkedilmiş hiçbir eleştirmen yoktur. O yüzden büyük laflar etmeleri, mesela futbol ve roman gibi çarpıcı benzetmeler yapmaları, hadise çıkarmaları şarttır.”

Bu son dediğini sormazsam içim rahat etmez. Eleştirmenler okurları kandırabilir mi?

Bir kere, eleştirmenler herşeyi yaparlar. Cidden. Eleştirmen de yazar gibi kendinden bahsettirmek zorunda olan kişidir. İlgi çekmek, kendini takip ettirmek, ne demiş dedirtmek zorundadır. Yazardan farkı ölümlü olmasıdır. Öldükten sonra başarı kazanmış çok yazar vardır ama yaşarken önemsenmemiş, önemi sonradan farkedilmiş hiçbir eleştirmen yoktur. O yüzden büyük laflar etmeleri, mesela futbol ve roman gibi çarpıcı benzetmeler yapmaları, hadise çıkarmaları şarttır. Çünkü işi bugünle sınırlıdır. Çünkü öldükten sonra etkisi süren eleştirmen yoktur. Edmund Wilson’ın Ulysses için ne dediği ya da F.R. Leavis’in D.H. Lawrence için ne dediği zamanında önemliydi ama bugün kimsenin umurunda değil. Edebiyat tarihi içinde bile bir önemi yok artık. Hatta vakti zamanın ortalığı titreten eleştirmenlerinin bugün kitaplarının baskıları bile yok. Edebiyat kuramcısıysan eğer, o zaman iş biraz değişir. Senden daha seksi bir kuramcı gelene kadar bir süre akademik bir atraksiyon olursun. Ama o da bir süre. Yetmişlerde seksenlerde bir Barthes fırtınası vardı, doksanlarda bir baktık yerine Derrida geçmiş. Artık o da rüzgarını kaybetti. Soruyorum sana, Yapısalcılıktan geriye ne kaldı? Soruyorum, deconstruction’dan geriye ne kalacak ve kimin umurunda olacak. Ama edebiyat kuramları hiçbir zaman romancıları etkileyen şeyler olmamıştır. Aksine, kuramlar romanların arkasından gelir. Neyse, eleştirmenlere dönelim. Neyse. Boşver. Sıkıldım. Eleştirmenleri eleştirmenin sonu yok. Faydası da yok.

“Türkiye solcuların otuzlardan, kırklardan itibaren kültür hayatının idaresini ele geçirdikleri zamanlardan beri bir körler ülkesi olmuştur. Ince Memed’i baş tacı edenler Huzur’u, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü, Yalnızız’ı görmezden gelmişlerdir. Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına’sını büyük Türk romanı ilan edenler Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı görmezden gelmişlerdir. Yalan mı?”

Tamam, anladık, bunu yapmayı isterler. Peki ama eleştirmenlerin okurları kandırmaya güçleri yeter mi hakikaten?

Yeter. Hele Türkiye gibi basının da okurun da ideoloji üzerinden çalıştığı bir diyarda çok da yetmiştir. Türkiye solcuların otuzlardan, kırklardan itibaren kültür hayatının idaresini ele geçirdikleri zamanlardan beri bir körler ülkesi olmuştur. İnce Memed’i baş tacı edenler Huzur’u, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü, Yalnızız’ı görmezden gelmişlerdir. Bir Gün Tek Başına’yı büyük Türk romanı ilan edenler Tutunamayanlar’ı görmezden gelmişlerdir. Yalan mı? Bana Türkiye’de eleştirmen deme Allahını seversen. Türkiye’de eleştirmen yoktur. Hiç olmamıştır. Sadece zevksiz bir takım solcular atıp tutmuşlardır. “Bizden” olanları kollamış, olmayanlara sırtlarını dönmüşlerdir. Bugün inanmıyorsan, yirmi yıl sonra haklı olduğumu görürsün. Türkiye’de ciddi eleştiriye yaklaşıldığı tek an Cemil Meriç’in Demirciler Çarşısı Cinayeti için “iyi de bu atlılar nereden geliyorlar nereye gidiyorlar?” sorusunu sorduğu andır. O an tektir. Ondan önce de ondan sonra da solcular tarafından afaroz edilme korkusu kimseye hiçbir genel kabul görmüş roman ya da romancı hakkında gerçek bir soru sorulmasına izin vermemiştir. Memlekette basın düzeyinde de akademik düzeyde de hiçbir zaman bilgi “cultivate” edilmemiştir, sadece cehalet muhafaza edilmiştir.

Sen sıkça yanlış anlaşılan birisin, o yüzden şunu soracağım, kendinle ilgili yanlış anlaşılmalarda mı daha çok öfke duyuyorsun, yoksa başka bir yazarla ilgili yanlış anlamalarda mı? Şunu demek istiyorum, artık hayatta olmayan bir yazar için telafi söz konusu olmayabilir. Yoksa olur mu?

Olur tabii. Hatta çok olur. Birçok büyük yazar yeterince takdir edilemeden, daha doğrusu takdir edildiklerini göremeden ölmüştür. Mesela Joyce’un dünyanın en büyük yazarı olduğu 20’li yıllardan itibaren az çok kabul ediliyor, dile getiriliyordu. Ama bunun sebeplerinin ortaya dökülmesi için 50’li yıllara gelinmesi gerekti. Daha önceki yüzyılların romancılarını hiç saymıyorum. Ama bunun tersi de doğru. Vaktiyle Sartre yeri göğü inletirdi. Bugün kimse onun büyük romancı olduğunu iddia etmiyor. Artık neredeyse sadece edebiyat kültürü babında okunan yazarlardan biri oldu. Öte yandan Proust büyüdükçe büyüyor. Tabii Proust Joyce’a göre avantajlı. Proust okurken dış referans sıkıntısı çekmiyorsun. Onunki bütün cevapları kendi içinde olan bir dünya. İhtimal, bir elli sene sonra, Proust’un gelmiş geçmiş en büyük yazar olduğunu söyleyeceğiz.

“Ahmet Hamdi Tanpınar henüz keşfedilmiş değil. Sözünün edilip durmasına inanma. Çoğu uyduruk. Tanpınar kimdir, kimse çıkıp anlatamadı şimdiye kadar. Eski üçüncü dünya ülkesi hastalığımızla Huzur etrafında garip oyunlar oynayıp, düşünüyormuş gibi yapıyoruz. Aslında Huzur da Tanpınar da umurumuzda değil. Sadece o eski hastalığımızın tedavisini o romandan çıkarmanın yollarını arıyoruz.”

Birkaç yıl önce seninle bir söyleşi yapmıştık ve müthiş bir söz söylemiştin: “Doğru cevap Türkiye’de yanlış cevaptır.” Biz kimleri “uygun” bulmadık bugüne kadar ve haklarını yemeyi denedik? Sözgelişi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın keşfedilişi bu kadar büyük bir yazar için aslında çok geç olmadı mı? Başka kimler var, kimlerin hakkı teslim edilmedi bu ülkede?

Bir kere, Tanpınar henüz keşfedilmiş değil. Sözünün edilip durmasına inanma. Çoğu uyduruk. Tanpınar kimdir, kimse çıkıp anlatamadı şimdiye kadar. Eski üçüncü dünya ülkesi hastalığımızla Huzur etrafında garip oyunlar oynayıp, düşünüyormuş gibi yapıyoruz. Aslında Huzur da Tanpınar da umurumuzda değil. Sadece o eski hastalığımızın tedavisini o romandan çıkarmanın yollarını arıyoruz. Eski terimlerle milleti bıktırdık, şimdi yeni terimlerle tekrar ilgi çekmeye çalışıyoruz. Bu kitaptaki Tanpınar yazımda söyledim, Huzur sanatsal açıdan başarılı bir roman değildir. “Ne olacak bu memleketin hali?” diyaloglarıyla doludur. Tanpınar’ın gerçek büyük romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’dür. Hatta roman demek zor da olsa en büyük eseri kıyıda köşede bırakılan Mahur Beste’dir. Kimsenin bu iki romanla ilgilendiği yok. Neyse, uzatmayayım. “Bu ülkede kimlerin hakkı teslim edilmedi?” sorusunun cevabı kısaca şu: En iyi olan herkes. En iyilerin hâlâ hakkı teslim edilmedi. En başta Ahmet Haşim, sonra Yahya Kemal, sonra Abdülhak Şinasi Hisar, Peyami Safa, Yusuf Atılgan. Sabahattin Ali’nin memlekette ezelden beri çok sözü edilir ama romancılığının büyüklüğü tarif edilmeden kalmıştır. Kuyucaklı Yusuf neden efsane olmuştur da enfes ve gerçek bir roman olan Kürk Mantolu Madonna meraklısının sessiz keşfine bırakılmıştır, gel de anla. Fazla Avrupalı bir hissiyatı anlattığı için mi?

Eleştirmenler ve okurlar bir yana, yazarlar başka yazarları keşfetmek ve methetmek konusunda cömert oldular mı? Bana öyle geliyor ki, edebiyattan başka ölçüler girdi hep işin içine. Mesela bir yazarın sağda mı solda mı durduğu ona verilen değeri belirleyen bir şey oldu.

Evet, bu da bize has, gözlerimizi kör eden bir hastalık. Memlekette yazarlar için bir yere yaslanma mecburiyeti var. Hem öyle sıradan bir yaslanma da değil, temiz bir yaslanmadan bahsediyorum. Yani net olacaksın. Tanpınar da esasen CHP’ye yaslanmıştı, herhalde Behçet Kemal Çağlar’ın forsunu kıskanıyordu, öte yandan romanlarında Osmanlıcı, hatta yer yer Müslümanca anlar vardı ve makalelerinde ne yazarsa yazsın romanlarındaki bu anlar elbette not ediliyordu. Sonunda ortada kaldı. 70’li yıllarda, yani benim ortaokul, lise yıllarımda Tanpınar’ı sağcı yazar diye bilirdik. Seksen başlarında Adam Yayınları Aydaki Kadın’ı bastığında çok kişi Mehmet Fuat gibi solcu biri nasıl böyle bir yazarı basar diye hayret etmişti. O sıra, hatırlıyorum, birkaç yıl boyunca, Tanpınar bizim yeni yetişen entellektüellerimizin underground sevgisine mazhar oldu. Türkiye böyle. Burada pasta ideoloji bıçağıyla kesilir.

“Alt sınıfların hikayelerini anlatan romancılarımız klasik ilan edilmişken hayatta ezilmekten daha büyük sorunlar olduğunu anlatan Tanpınar’la neden hâlâ bir tuhaf modern dans yapılıyor, adamcağız bir atılıyor bir tutuluyor bir tutulacakmış gibi yapılıp eller çekiliyor ve pat diye düşmeye bırakılıyor, anlamıyorum. Anlamamakla kalmıyorum, canım da sıkılıyor. Çünkü memlekette yerleşmiş ve iyi korunan trendler bana arkalarındaki trend-koyucuları ve koruyucuları hatırlatıyor -nihayet, edebiyat dünyamıza ezelden beri hakim olan kayırmacılığı ve cezalandırıcılığı” diye yazmışsın Tanpınar’la ilgili olarak. Bizim coğrafyaya has bu kayırmacılık ve cezalandırıcılığa başka somut örnekler verir misin?

Peyami Safa. Onu da benim çocukluk yıllarımda, faşist yazar diye bilirdik. Bugün hâlâ romanlarının marjinal kalmasında ısrar ediyoruz. Oysa adam bana göre harikulade iki roman yazdı, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ve Yalnızız.

“Sükut suikasti” nedir?

Tanpınar’ın başına gelen şey. Onun lafı zaten. Huzur’un basından, eleştirmenlerden ilgi görmemesinden yakınırken söylüyor. Zavallı, memlekette eleştirmen var sanıyor.

“Eleştiri ve kitap tanıtımı henüz bizde saygın bir temele oturmadı. Bu mecralar bu işleri parasız yaptırdıkları için bu işlere ancak çoluk çocuk koşturuyor, onlar da eh, en iyi niyetli söyleyişle, yeni yetme oluyorlar ve işi çığrından çıkarıyorlar. Onların cirit attığı yerlerde de doğal olarak sağlam adamlar arzı endam eylemiyorlar. Ne oldu, bak? Sonunda koca bir edebiyat piyasasında insanları etkileyen tek bir tane edebiyat dergisi ya da kitap dergisi kalmadı.”

Yine eleştirmenlere geldik. Ama dediğine katılıyorum. Bence de yok. Olması da imkansız gibi. Reklam almanın öncelikli hedef olduğu yayın organlarında, özellikle de kitap eklerinde kim hangi romanı eleştirecek, eleştirirse o yayın organı nereden para kazanacak… Bu hesaplarla eleştiri yapılabileceğine inanmıyorum. Ayrıca tek başına bırakılma tehdidi sadece yazarlar için değil, hakkıyla eleştiri yapacak insanlar için de var denebilir mi sence?

Evet, sen meselenin benden daha gerçekçi tarafına parmak bastın. Şimdi koskoca yayınevi kendince çalışıp çabalayıp bir roman patlatmaya hazırlanıyor, ama adamın biri kalkıp daha o hafta bir kitap ekinde o romana geçiriyor. Okuru etkilemeyebilir, ama bu yazarın ve yayıncının moralini bozar. Sen de eğer kitap eki editörü isen ve o yazıyı basmaya göze almışsan o yayıncıdan bir daha reklam alamamayı da göze almışsın demektir. Ben yayıncı olsam ben de sana bir daha reklam vermem. Ya da yazarsam ve bir gün gelir benden röportaj ya da bir dosya için görüş ya da yazı istersen sana “başka kapıya” derim. Derim, hiç acımam. Ama işte, bu geçirmelerin altında hep bir amatörlük, bir cahillik, bir kıskançlık, bir birikmiş hesapları görme arzusu ve bir ruh kötülüğü yattığı için etki böyle oluyor. Eleştiri ve kitap tanıtımı –bizde adı konmamış ama gavurun review dediği şeyi kastediyorum- henüz bizde saygın bir temele oturmadı. Bu mecralar bu işleri parasız yaptırdıkları için bu işlere ancak çoluk çocuk koşturuyor, onlar da eh, en iyi niyetli söyleyişle, yeni yetme oluyorlar ve işi çığrından çıkarıyorlar. Onların cirit attığı yerlerde de doğal olarak sağlam adamlar arzı endam eylemiyorlar. Ne oldu, bak? Sonunda koca bir edebiyat piyasasında insanları etkileyen tek bir tane edebiyat dergisi ya da kitap dergisi kalmadı. İyi kötü yüz yıllık bir Türkçe edebiyat geleneğimiz var, ama bir TLS’miz yok. Niye? Çünkü olanlar hakkaniyetli ve özgürlükçü olmadılar. Kaybettiler.

Kitabında Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun Türkçe’deki en güzel roman olduğunu yazıyorsun. Niçin?

Çünkü tek kusursuz romanımızdır. Çünkü baştan sona okura aynı zevki verir. Tempoyu da ritmi de bozmaz. Bizim Türk yazarlarının en büyük hastalığı olan şişirme, uzatma hastalığına yakalanmadan, disiplinini bozmadan yazar, bitirir. Gerçi sonraki romanlarında Peyami Safa da o tuzaklara düştü. Mesela Yalnızız gibi müthiş bir romanı aralara ütopya düşünceleri sokarak bozdu. Yalnızız’ı çok severim, ama o bölümleri çıkararak. Huzur da hep bu araya mesaj sokma, düşünmeye davet etme hareketleri yüzünden tempo kaybediyor. Böyle şeylerin romanda yeri yoktur. Bireyin perspektifini kaçırdığın an roman dağılmaya başlar.

İşte yanlış anlaşılmaya müsait sözlerinden biri: “Kendi adıma, ben, kendimden başka hiç kimseye inanmıyorum.” Nedir bahsettiğin şey tam olarak?

Ne yaptığımı bilmek. Sadece bu. Gerisi önemli değil. Sonunda ben kazanacağım.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
2 Responses to “HAMDİ KOÇ: “Bu ülkede pasta ideoloji bıçağıyla kesilir!””
  1. Emine says:

    İçim açıldı, evden çıkmam gerekirken bırakamadım, merakla bir solukta okudum.
    Tanpınar tam olarak ne bireysel ne edebi açıdan yeterince anlaşılamadı hâlâ, çok doğru. Bence de Tanpınar’ın gerçek büyük romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü ama Mahur Beste benim bir numaram.
    Tüketim çağına bir de dijital ortam eklenince ayarlar şaştı, para/hız insanları ya hinliğe ya şuursuzluğa götüren başka bir aleme soktu. Okumak en iyi ilaç ve evet sonuna kadar katılıyorum: “yüksek edebiyat klasik müzik gibidir. Herkes dinleyemez gibi gelir insana, oysa kafayı takarsa herkes dinleyebilir, yeterince dinlerse de bir gün zevkle dinlemeye başlar. Bu bir kişisel eğitimdir, insan inat eder ve kendi kendini eğitir. Bil, öğren, ama istersen sevme! Conrad’ı, Henry James’i oku, sonra istersen de ki bu adamlar bana göre değil çünkü ben insan bilincinin o kadar karmaşık olduğunu düşünmüyorum, bu tür bir üslubu da müzikli bulmuyorum. De. O zaman herkes sana şapka çıkarır. Kendine o terbiyeyi verirsen ondan sonra sıradan yazarların ve daha da sıradan eleştirmenlerin seni kandırması daha zor olur. Ondan sonra sevdiğini niye seviyorsun, bilirsin.” Leyla Gencer’in birisinden alıntı çok sevdiğim, onun mottosu olan bir laf vardır; zor olan güzeldir, diye… Edebiyat, müzik, sanat her hangisi olursa olsun yola koyulunca sonra seçim geliyor zaten.
    Eski usüllerle yazmak bölümü de çok hoşuma gitti.
    Gerçek anlamda eleştiri, istisnalar dışında sadece edebiyatta değil hiçbir alanda yok ne yazık ki… Yıllar önce, bir dergi için çalışırken kültür sanat editörlüğü verilmiş ve haftada bilmemkaç oyun opera izlemeye başlamıştım, işini ciddiye alan biri olarak. Ciddi eleştirmenlerin ciddi eleştiri alması gereken eserlere methiyeler yazdığını görmemle onlara saygım kalmadı, zaten bu yüzden her şey beylik ilerliyor. Hep bir şeyden yana taraf olma geçmişi zihinlere kazındığından ya da ön yargısı yerleştiğinden tarafsız olunacağı ya da aslında sanattan edebiyattan yana taraf olunacağı günler de gelecek elbet. Bu ülkede en iyisi, belki zor, ama zor olan güzel, bir başına kültürel alanda insanın kendini geliştirmesi…
    Gülenay, Hamdi Koç, teşekkürler…

    • Daha ilk gençlik yıllarında “iyi” edebiyat eserleri okuduğuna tanık olduğum ve sonra çok güzel romanlar yazan Hamdi Koç’un–bazılarına biraz sert gelse de– bu “Kral çıplak” içtenliğiyle dile getirdiği eleştiri-eleştirmen sorunu sanırım bu ülkenin–bugünlere pek hatırlanmayan Nimet Arzık’ın deyimiyle–“Rönesans görmemiş toplum” olmasından kaynaklanıyor olabilir mi…

      Eleştiri özneldir ve eleştirmen olduğunu iddia eden bazıları ise “nesnel” olduğunu kanıtlamaya çalışır durur nedense. Eleştirmen bir sanat eseri üzerine alımladığı kadarını içtenlikle yazsa, sanat beğenisinin düzeyi kadar isabetli bir eleştiri yazmış olur ama “nesnel” olmak gibi anlamsız ve temelsiz bir kaygıyla alımlamasına inanmadığı müdahelelerde bulunup “sanat piyasasının” yaptırımlarına boyun eğerse yaptığı eleştiriden çok “eşleştiri” haline gelir (yani o mahut “piyasa”nın dar kalıplarıyla daha geniş çaptaki beğenisinin eşleştiği kadarını yazmayı tercih eder). Hemen “sanat piyasası” kabilelerinden birinde yer edinip “nesnel” olduğunu iddia ettiği eleştirileri, kabilesinin övgüsüne öbür kabilelerinse sövgüsüne mazhar olacağından sınırlı bir “şöhret”i de beraberinde getirir. “Pazar için üretimin” edebiyat ortamından “iyi malı” kovup “kötü malı” parlatması süreci de tamamlanmış olur. (Hamdi’nin, ilgi görmemesinden üzüntü duyduğu güzel eserlerin başına geldiği gibi…) Ama Aziz Nesin’in yıllar önce katıldığım bir söyleşisinde dediği gibi, “Eline her kalemi alan Shakespeare ile yarışır.”

      Neyse ki hayatı süresince olmasa da bir gün “ipi göğüsleyeceğine” inanan yetenekli sanatçılar iyi eserler vermeyi sürdürüyor da bugün tadı damağımızdan gitmeyen eserlerden mahrum değiliz–çok şükür. Umarım bundan sonra “öznel” eleştirilerini “nesnel olmamak” gibi anlamsız bir suçlamaya maruz kalma endişesi duymadan dile getiren eleştirmenler “piyasa” yaptırımlarını aşar ve ve iyi sanat eserleri yanında aynı tadı bahşeden eleştirilerden de mahrum kalmayız. (Web sitelerinin icadı umut verici). “Bir kitap yazmak için yarım kitaplık okumak gerek” özdeyişini uyarlarsak, iyi bir eleştiri için de o “yarım kitaplığın” öznel alımlamadan rahatsızlık duyulmadan okunması ve bunun içtenlikle yansıtılması gerekir diyebiliriz. Nurullah Ataç’ın şiir eleştirilerine, kendisinin şiir yazamadığı için şairlere öfkeyle b.k attığı suçlamasına –mealen– ‘kendim yumurtlayamam ama yumurtanın cılk mı taze mi olduğunu anlarım’ şeklinde cevap vermesi, yani “öznel” alımlamasını göğsünü gere gere savunması takdire şayandır (Ataç’ın eleştirideki başarısı konusundan bağımsız olarak bu örneği veriyorum–örnek eleştirmen olarak söz etmek adına değil.)

      Bugün edebiyat eleştirmenlerini sayın desek, kaç kişi rahmetli hocam Berna Moran’ın adını da sayar, merak ediyorum. Keşke hayatımı hep “iyi kitapların” bulunduğu “yarım kitaplığı” okuyarak geçirseydim… de okuduğum iyi kitaplar üzerine bir kaç “öznel” kelam edebilseydim…

      Son tahlilde herşey ‘okuma-yazma’ düzeyimizde düğümleniyor. Kendi adıma erken yaşta ‘okuma’ öğrendiğim için çok mutluyum (özellikle dehaların eserlerini okuduğumda) ‘yazma’yı bir türlü öğrenemediğim içinse kendime çok kızgınım! Bu kızgınlığım hep yıllar önce dinlediğim bir anektodu hatırlatır bana; bir edebiyat dergisinin kapısından hışımla girerek elindeki “Kızıl ve Kara” kitabını sallayan adamın–mealen– ‘Ulan adi Stendhal! benim yazacaklarımı kaç yüz sene önce yazmış!” diye bağırmasını…

Leave A Comment