Egoist okur

İskenderiye Dörtlüsü: Roman formunda upuzun bir şiir

Lawrence Durrell’ın başyapıtı İskenderiye Dörtlüsü, nihayet yeniden -Ülker İnce’nin şahane çevirisiyle- yayımlandı. Justine, Balthazar, Mountolive, Clea başlıklı romanlardan oluşan Dörtlü’yü yeniden okumanın tam zamanı.

Ülker İnce: “Çeviri çevirmenin metnidir; o üretmiştir…”
Justine’i almak için

İskenderiye Dörtlüsü’nün yazarı Lawrence Durrell (1912-1990)

İskenderiye Dörtlüsü: Roman formunda upuzun bir şiir

– Peki bu ne kadar sürecek, bu aşk?
– Bilmiyorum.
– Üç hafta, üç yıl, üç yüzyıl?
– Sen de ötekiler gibisin… sonsuzluğu sayılarla kısaltmaya çalışıyorsun.

Lawrence Durrell’ın Justine, Balthazar, Mountolive, Clea başlıklı romanlardan oluşan başyapıtı İskenderiye Dörtlüsü, karmaşık bir tutku ve aldatma hikayesinin çeşitli yönlerini farklı kişilerin bakış açılarından anlatan birbirine bağlı dört romandan oluşuyor. Dört romanın her birinde farklı bir karakterin ya da karakterlerin zihninden okuyoruz hikâyeyi. Yolu bulamıyoruz, kafamız karışıyor, her bir romanda biraz daha kayboluyoruz. Gerçekleri anlatma iddiasındaki isimsiz anlatıcı bile geçmişi bugünden değerlendirmesine, yani tüm yaşananlara belirli bir mesafeden bakmasına rağmen güvenilmez çünkü haliyle olayları sadece kendi baktığı ya da hatırladığı yerden görüyor. Kılavuzu, Nessim karakterinin yazdığı roman ve Justine’in günlükleri. Tabii ikisi de işe yaramıyor çünkü onlar da yazanların zihinlerinden okuyor yaşananları. Dolayısıyla iç içe geçmiş anlatıların orta yerinde cevapsız sorularımızla kalakalıyoruz. Ta ki sonuncu cilde, Clea’ya gelene kadar. Olabildiğince düz bir anlatımın tercih edildiği ve olayların neredeyse kronolojik bir sıraya sokulduğu, böylece eksik bilgilerin bir nebze olsun tamamlandığı Clea, Durrell’ın önceki üç romanı okumuş olan Dörtlü okurlarına bir çeşit armağanı. Karanlığı tamamen aydınlattığı söylenemez ama loş bir ışık verdiği kesin.

İskenderiye Dörtlüsü’nü ilk okuduğumda ben henüz 20’li yaşlarımda bile değildim. O yeniyetmelikle, hayatı bilmezlikle neyi ne kadar anladım, kestiremiyorum. Bildiğim, bunun bir aşk hikâyesi olduğuydu. Cümlelerin altını çize çize okumuşum, yeniden ve yeniden… Dörtlü bir kez daha yayımlanınca kendimce büyük bir işe giriştim ve onu bir kez daha, tıpkı romanın isimsiz anlatıcısının yaptığı gibi bugünden okumaya karar verdim.

İlginç bir deneyim çünkü gençken ilk okuduğumdaki kadar büyüleyici geliyor hâlâ Durrell’ın metni. Üstelik bu kez tuhaf bir aşinalık da içeriyor benim için. Yıllar önce yaşadığım uzak bir şehre dönmek gibi. Unuttuğumu sandığım her sokağı, çıkmaz yolu tanıyorum aslında ve ben istemedikçe kaybolmam imkânsız. Evimde olmak gibi.

Bugün evimin odalarından birini, Justine’i anlatacağım. Birkaç küçük notla başlayayım: Yeni baskıda değişen çok fazla şey yok. Dörtlü’yü gene Ülker İnce’nin muazzam çevirisinden okuyoruz. Üniversitede öğrencisi olduğum değerli Akşit Göktürk’ün kaleme aldığı incelikli sunuş yazısı da aynı. Sonda Durrell’ın yazma notları var ki bu kısımların paha biçilmez bir yazma dersi niyetine okunabileceğini düşünüyorum. İki de Kavafis şiiri yer alıyor notlar arasında: Şehir ve Tanrının Antonius’u Bırakmasıdır… (Durrell, Konstantinos Kavafis’i İngilizce’ye ilk çeviren kişi. Türkçe metinde ise bu şiirleri İonna Kuçuradi ve A. Turan Oflazoğlu’nun ortaklaşa yaptıkları 1962 tarihli çevirilerden okuyoruz.) İskenderiye Dörtlüsü’nde değişen tek şey kapaklar. (İtiraf edeyim Utku Lomlu imzalı yeni kapaklarla aramda bir ilk görüşte aşk ilişkisi olmadı. Başta biraz sıradan buldum ama sadeliklerinde müthiş bir iddia olduğunu sonradan, okumaya başlayınca fark ettim.)

İskenderiye Dörtlüsü (Justine, Balthazar, Mountolive, Clea), Lawrence Durrell.
Çeviren: Ülker İnce

Güzel ve sefil İskenderiye

Justine’de olaylar iki dünya savaşı arasındaki çöküş yıllarında, Mısır’ın İskenderiye şehrinde geçiyor. Şehir o kadar canlı bir şekilde tasvir ediliyor ki onun da karakterlerden biri olduğunu hissediyorsunuz. Üstelik diğer karakterlerin düşüncelerini, sözlerini, seçimlerini etkileyecek kadar baskın bir varoluşu var Durrell’ın İskenderiyesi’nin. Kişilerin istekleri, arzuları kolektif bir kaynaktan besleniyormuş, bu istek ve arzular tam da o kolektif kaynağın, yani şehrin istekleri ve arzularıymış gibi gelmeye başlıyor size. Kimlik ve karakterin büyük ölçüde coğrafya ve mekân tarafından şekillendirildiğini düşünen Durrell da zaten daha ilk sayfalardan itibaren bunu sık sık hatırlatıyor. Sözgelişi şöyle dedirtiyor Justine’e: “Seçim yapabilecek kadar güçlü olmadığımız gibi kötü de değiliz. Bütün bunlar başka bir şeyin, belki bu kentin belki de öteki yarımızın hazırladığı bir planın parçasıdır.”

Sonuçta İskenderiye, romanın tıpkı Justine , Melissa, Nessim, Pursewarden gibi insan kahramanlarından çok daha karmaşık, adeta parçalanmış kişilik bozukluğundan mustarip bir karakteri oluyor. “İskenderiye’nin gerçek çocuğu” olarak tanımlanan masum, kederli, karanlık, gizemli, hazza tapan, gösteriş meraklısı, methiyelere düşkün, kibirli Justine ise (evet bütün bu zıt özellikler onda mevcut) kışkırtıcılığı, özgür tabiatı, kuşkuculuğu, entelektüelliği ve yorgunluğu temsil eden “güzel ve sefil” İskenderiye’nin ikizi.

Justine karakteri bana sorarsanız Lawrence Durrell’ın da ikizi. Bir elbise provası için terzideki çok yüzlü aynanın karşısında otururken söylediklerini hatırlayalım: “Bak, aynı öznenin beş ayrı görüntüsü. Yazar olsaydım kişilerimde çok boyutluluğu amaçlardım, prizmasal denebilecek bir görünümü. Neden bir insan aynı anda birden çok resim veremesin ki?”

Kitapta İskenderiye gibi, insan olmayan başka karakterler de var, sözgelişi bellek… Hikayelerden değil, anlardan oluşan, hatırlayışlar üzerine ilerleyen bir roman bu. Durrell sürekli geçmişle şimdi arasında gidip geliyor. Virginia Woolf ve Marcel Proust gibi o da bir yazınsal deneyden zaferle çıkıyor ve roman zamanının kronolojik zamandan çok farklı işlediğini kusursuz bir şekilde kanıtlıyor. Üstelik bunu aşırılığı, yanlış anlaşılmayı, zaman zaman hiç anlaşılmamayı göze alarak yapıyor. (Hangi büyük edebiyatçı aşırılığı göze almamıştır ki diye sormak istiyorum izninizle.) Elbette aşırılıktan ve büyük edebiyattan bahsedince Kavafis’i anmamak olmaz. Romanda şehrin ayrılmaz bir parçası olarak neredeyse her sayfada varlığını hissettiren ve “yaşlı adam” ya da “kentin yaşlı ozanı” olarak bahsedilen kişi gerçekte Kavafis.

“Bizi kendine bitki örtüsü yapmış o kent”

Roman, roman dediğime bakmayın bu arada, Justine upuzun bir mensur şiir. Belleğini diriltmeye çalışıp zihninde yeniden “limon kokuları arasından süzülen ışığın altında”, “kanalın hüzün veren kadife sularının kıyısında” dolaşmayı deneyen anlatıcının şu yazdıklarına bakar mısınız: “Geceleri rüzgârın uğultusunu yankılayan ocağın yanında bir lamba yakar, dostlarımı -Justine’i, Nessim’i, Melissa’yı, Balthazar’ı- düşünerek gezinirim. Belleğin demir zincirini halka halka geriye doğru izleyerek çok kısa bir süre oturduğumuz o kente dönerim. Bizi kendine bitki örtüsü yapmış, ruhumuza kendimizin sandığımız çatışmalarını ekmiş olan o kente. Sevgili İskenderiye’ye.” Böyle incelikli bir dile şiir değil de ne denir, söyler misiniz?

Romanın ne anlattığını soranlara Justine’in, evet, bir aşk hikâyesi olduğunu ama bildiğimiz aşk hikâyelerinin hiçbirine benzemediğini söylemek isterim. Hocam Akşit Göktürk’ün sunuş yazısında belirttiğine göre Lawrence Durrell, Dörtlü’yü yazarkenki amacını “çağdaş sevginin irdelenmesi” diye belirliyor ve bunu yaparken Freud’un görüşlerinden yararlanıyor. Mesela şu: Freud’a göre, iki kişi arasında yaşanan her sevişme (en az) dört kişiyi ilgilendiren bir ilişkiler yumağı. Eski sevgililer, aldatılan eşler ve daha kim bilir kimler, söz konusu sevişmeye -tarafların zihinlerinde- dahil oluyor hep. Bir başka ilham kaynağı ise, sevişmenin hiçbir türlüsünü suç saymayan Marquis de Sade. Dörtlü’nün ilk cildine Sade’ın en ünlü romanının adını vermesi bundan. Dörtlü’nün dağınık görünen yapısını ise fizikçi Albert Einstein’ın Görelilik Teorisi’nden ilhamla kurmuş.

Fakat son ve belki de en büyük ilham kaynağını yazmazsam olmaz: Çekiciliğiyle akılları baştan alan Justine karakteri, gerçekte Durrell’ın ikinci eşi Eve Cohen. Durrell, Ürdün’de doğup büyümüş olan ve Arapça, Yunanca, İtalyanca, Fransızca, Ladino dillerini ana dili gibi konuşan Eve Cohen’le II. Dünya Savaşı sırasında İskenderiye’de tanışmış. Uzun hikâye, burada anlatmayacağım ve romanı okursanız bunu da hatırlayın demekle yetineceğim.

Solda Durrell’ın Justine karakterine ilham veren büyük aşkı Eve Cohen (1918-2004), sağda o dönem İskenderiyesi’nin gölge karakterlerinden Konstantinos Kavafis (1863-1933)

Justine’in günlüğü, Nessim’in romanı

Justine’de, roman içinde bir roman da var: Esrarlı kahramanımızın kocası Nessim’in yazdığı “çılgın” romanın adı, “Moeurs”. Bir de bizzat Justine’in tuttuğu üç ciltlik günlük var. Anlatıcı sık sık bu günlüklerden alıntılar yapıyor. Şu cümleler oradan mesela: “Beyinlerin, düşüncelerin bir çakışması olarak âşık olmayı düşlemek budalalıktır. Aşk, her biri kendi başına büyümeye çabalayan iki ruhun aynı anda ateşlenmesidir.”

İskenderiye Dörtlü’sünü sevenler bunları da sever…

Bütün Şiirleri, Konstantinos Kavafis. Çeviren: Özdemir İnce
Kayıp Zamanın İzinde, Marcel Proust. Çeviren: Roza Hakmen
Manzaralı Bir Oda, E. M. Forster. Çeviren: Sevil Cerit
Lady Chatterley’nin Aşığı, D. H. Lawrence. Çeviren: Akşit Göktürk
Yengeç Dönencesi, Henry Miller. Çeviren: Avi Pardo

Lawrence Durrell kimdir?

Lawrence Durrell, 1912’de Hindistan’ın Darjeeling şehrinde İngiliz bir baba ile İrlandalı-İngiliz melezi bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. On bir yaşındayken öğrenim görmesi için İngiltere’ye gönderildi ve 1930’ların başında Paris’e yerleşene dek orada yaşadı. Paris’te sadece arkadaşı olmakla kalmayıp bir bakıma ona hayatı boyunca yazınsal anlamda kılavuzluk edecek Amerikalı yazar Henry Miller ile tanıştı. 1935’te Yunanistan’ın Korfu adasına taşındı. 1938’de ilk romanı Kara Kitap’ı yayınlandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Kahire ve İskenderiye’deki İngiliz büyükelçiliklerinde basın ataşeliği yaptı. Savaştan sonra diplomatik görevlerini Rodos, Belgrad, Atina ve Kıbrıs’ta sürdürdü. Hayatının son yıllarını Fransa’nın güneyindeki Sommieres’de geçirdi. Bana sorarsanız en önemli özelliği, Dorothy Richardson, Virginia Woolf, James Joyce ve başka büyük yazarlarla edebiyata derin ve taptaze bir nefes aldıran modernist romanın belki de son temsilcisi olması.

Lawrence Durrell’ın en ünlü eseri, Justine, Balthazar, Mountolive ve Clea romanlarından oluşan İskenderiye Dörtlüsü (1957-1960) oldu. Bu kitap 60’larda ilk yayımlandığında çok az edebiyat eserine nasip olacak bir okur ve eleştirmen coşkusuyla karşılandı. Afrodit’in Başkaldırısı (1968-1970), Avignon Dörtlüsü (1974-1985), Kıbrıs anılarından oluşan Acı Limonlar’ın (1957) yanı sıra birkaç şiir kitabı da vardır.

Durrell dört evlilik yaptı. Justine karakterinin ilham kaynağı olan ikinci karısı Eve Cohen’den olan kızı 1990’da, yani yazar henüz hayattayken intihar etti.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments