Helene Wecker: “İnsanların ve doğaüstü mahlukların dertleri aynı”
Golem, Kabala’ya göre insan tarafından büyüyle, simyayla yaratılmış bir mahluk. Tabiatı gereği yaratıcısına koşulsuz itaat etmesi şart. Cin ise 1001 Gece Masalları’ndan da bildiğimiz üzere, nereden gelip nereye geldiği bilinmeyen, ele avuca sığmayan ateşten bir ruh. Dilekleri gerçekleştirmek gibi bir işlevi var ama civarda onun dileklerini, ihtiyaçlarını bilen yok… Kurgu bu ya; Yahudi miti Golem […]
Read MoreGOLEM VE CİN: Aynı yarayla bağlananların hikâyesi
Helene Wecker’in romanı Golem ve Cin’i arkadaşım Aycan Aşkım Saroğlu yazdı. Hem de nasıl bir hararetle… Golem Yahudi kültüründen alınma kilden yapılma bir varlıktı, Cin ise Arap kültüründen gelen ve ateşten oluşmuş bir mahluk… Biri kadındı, öteki erkek… Kaderleri 1899 New York’unda Küçük Suriye Mahallesi’nde kesişiyordu. Sonrası soluk kesen, sarsıcı bir fantastik maceraydı; içinde tarih, […]
Read Moreİstanbul’un köpekleri ve geçmişin gölgesi…
İstanbul’un Köpekleri adlı kitap II. Meşrutiyet’in ilanıyla başlayan Batılılaşma hareketleri çerçevesinde Sivriada’ya sürülen ve dönemin zihniyet çekişmelerinin en önemli figürlerinden biri olan sokak köpeklerinin itlaf serüvenine, Batı’daki benzer örneklerine ve İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin kuruluşundan Evrensel Hayvan Hakları Beyannamesi’nin kabulüne kadar Türkiye’de “hayvan” hakları kavramına tarihsel ve antropolojik bir bakış sunuyor. Okuma tavsiyesi İstanbul’un Köpekleri, Catherine Pinguet […]
Read MoreDÖVÜŞ GECESİ: Baş rol seyircinin!
Hayır yanlış söyledim aslında, seyirci bu oyunun sadece metin yazarı ve yönetmeni. Baş rolde olan, star payesi taşıyan, çoğunluk. Seyircinin çoğunluğu. Ama tabii bunu anlamak için oyunun bitmesi ve Rage Against the Machine’i dinlemeye başlamanız gerekiyor. Yok, spoiler vermeyi kesmeliyim, yoksa ipin ucunu kaçıracağım. Onun yerine daha makul bilgiler vereyim. Dövüş Gecesi bana elbette geçen haftaki yerel […]
Read MoreBİR ZAMANLAR SİNEMA: Alice’li Lanterne Magica
M.Ö. 2. yüzyılda Çin’de icat edilen ve sinemanın atası sayılan sihirli fenerleri belki bilirsiniz. Batı, onların varlığını, 17. yüzyılda Ars Magna Lucis et Umbrae (ışığı ve gölgeyi büyütme sanatı) adlı kitaptan öğrenmişti. Lanterne Magica (Sihirli Fener) adıyla 19. yüzyılda yaygınlaşan bu aletler daha sonra iyice küçüldü ve çocuklar için oyuncak olarak da üretilmeye başladı. Fotoğraf […]
Read MoreBu kitabı okuyan AY TAVŞANI kadar muhteşem olsun!
“Uzun zamandır bir çocuk kitabı beni bu kadar güldürmemişti. P.J.’in ciyaklayarak herkesi mum etmesi, kimi yiyecek acaba diye endişelendiğimiz ama tuhaf bir güven de duyduğumuz ejderha Sandra, sevip sevmemeye karar vermekte zorlandığımız Kral ve Kraliçe, hepsi çok komik. Ay Tavşanı’na gelince: özellikle Kraliçe’yle labirentte karşılaştığı kısımda, sesini ve konuşmasını değiştirdiği an kahkahalarıma engel olamadım. Bu […]
Read MoreKOETHI ZAN formülü: 5 gün + 1 saat + 500 kelime…
“Asla Yapma!” son ayların en çok satan uluslararası polisiyesi. Epey kanlı ve basbayağı ürkütücü. Bir nevi “Kuzuların Sessizliği”. Tek fark yazarının kadın olması. Koethi Zan’ın hikayesi de çok şaşırtıcı… Zan, Alabama’da, yani Amerikan taşrasının ücra bir köşesinde, tek bir roman bile okunmayan bir evde büyümüş. Okuma zevkini okuldaki öğretmenleri sayesinde edinmiş. Yale Hukuk Okulu’ndan mezun […]
Read MoreECE’NİN TARİFİ: Hayalleri kısık ateşte pişirme sanatı
“Sorularla beynini yemekten vazgeçmişti. Hayatın pırıltılı taraflarına tutunuyordu, karanlığın sinsice kol gezdiği şehirde… Kırmızıyı düşündü: Tutkunun, kaosun, ihtişamın rengini… Böyle bir renkte huzur aramak yersizdi belki. Tam tersi de mümkündü, huzurun olduğu yerde gelişen bir bağ da olabilirdi. En azından, kalbi güzel olan her şeye açıktı. Kıymet bilmeyi hayat görgüsü ve yaşadığı acılar fazlasıyla öğretmişti […]
Read MoreBinalar, sesler, hatıralar
“Evden çıktım, bir tramvaya atladığım gibi soluğu konağın karşısında aldım. Boşaltılmış, yarı viraneye dönmüş yeni sahibini bekliyordu. İçeri girdiğimi, merdivenleri çıktığımı ve pencerelerden birinden dışarıyı seyrettiğimi hayal ettim. Kalabalıklar arasından bana gülümsüyorlardı. Seslendim duymadılar, Koşar adım aşağı indiğimde çoktan kaybolmuşlardı.” Emine Çaykara Binalar, sesler, hatıralar Bu hafta, bir sabah mesajı düştü ekrana; İstanbul’un yalılarını, konaklarını, […]
Read MoreCan Gürses: “Yalnız öleceksek bari birlikte yaşayalım!”
Adını ilk olarak unutulmaz televizyon dizisi “Öyle Bir Geçer Zaman ki”nin senaryo yazarlarından biri olarak duyduğumuz Can Gürses, ilk romanıyla okur karşısında. Size daha önce burada bahsetmiştim, romanının adı, “En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın”. Genç romancı daha önce pek denenmemiş bir şeyi yapıyor ve bütün hikayeyi cansız nesnelerin ağzından anlatıyor… Bu kadar da değil; […]
Read MoreEfkâr Karması / Sinem Sal: Büyük Çaresizliğimiz’e şarkılar
Sinem Sal, Kadıköy’ün güzeli, benimse “Ah bir kahve içsek, oturup saatlerce dertleşsek, içimizi döksek, ağlasak, mendil uzatsak birbirimize, sonra açsak şarabımızı, gülsek bu halimize, dağılsak” dediğim ve pek az tanısam da çok sevdiğim arkadaşlarımdan. Hüzünlü kalp, yetenekli şair, güzel ruh… Anekta adlı bir şiir kitabı var. Yeni kitabı da bildiğim kadarıyla yolda. Ben roman sanıyordum, […]
Read MoreJean-Christophe Grangé: “Kötülük, benim romanlarımın çekirdeği”
Jean-Christophe Grangé denince aklınıza ne geliyor? Kurtlar İmparatorluğu, Taş Meclisi, Kaiken, Kızıl Nehirler, Ölü Ruhlar Ormanı, Şeytan Yemini, Siyah Kan, Zener’in Laneti… Benim aklıma gelen bunlar. Hemen peşinden de içimi derin bir ürperti kaplıyor. Kitap adlarına baksanıza; hiçbirinin çiçekten, böcekten, iç rahatlatıcı sevimli şeylerden bahsetmediği kesin. Grangé, her biri çıktığı dakika listelere yerleşen ve satış rekorları […]
Read More










